
30 Eylül 2010 Perşembe
21 Eylül 2010 Salı
İsveç'in Seçimi 2010
Parti adı - Koalisyon grubu - Aldığı yüzde (Son seçime göre değişim):
Sol Parti - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %5.6 (-%0.3)
Sosyal Demokratlar - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %30.9 (-%4.4)
Çevreci Parti (Yeşiller) - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %7.2 (+%2.0)
Merkez Parti - Sağ Koalisyon - %6.6 (-%1.3)
Halk Partisi - Sağ Koalisyon - %7.1 (-%0.4)
Hristiyan Demokratlar - Sağ Koalisyon - %5.6 (-%1.0)
Yeni Muhafazakarlar - Sağ Koalisyon - %30.0 (+%3.9)
İsveçli Demokratlar - Aşırı sağ parti - %5.7 (+%2.8)
Seçimden çıkan sonuçlar:
*İsveçli Demokratlar yani aşırı sağ (ırkçı) politikalar üreten parti ilk kez meclise girdi. Bu hamle ile aslında İsveçlilerin de insan olduğu ortaya çıktı. Genellikle içki içtikleri zaman duygularını bastırmakta zorlanan ve bastırılmış ırkçı tepkilerini gösterebilen İsveçlilerin bir kısmı ya sandığa sarhoş gitti, ya da içmeden de böyle düşünebildiklerini, aslında Avrupa'nın geri kalan tüm ülkeleri gibi bu çizgide bir partiyi meclislerinde bulundurabileceklerini, bu anlamda çoğunluğa uyarak normalleştiklerini, kısaca aşmış bir millet olmadıklarını kanıtladılar.
*Demokrasinin beşiği diye tabir edilen ve bununla gurur duyan bir ülke olarak getirdikleri hükümet kurma ve baraj sayılarının mağduru oldular. Bunun nedeni Kırmızı-Yeşil (yani sol) ile Sağ Koalisyonun seçim öncesinde seçim sonrasında da beraber hareket edeceklerini söylemesi, seçim sonrasında ise iki koalisyonun da bunu yapacak gücü elde edememesi oldu. Meclis 349 milletvekilinden oluşuyor ve hükümet kurmak için yarıdan çoğunluk yani 175 MV gerekiyor. Buna en yaklaşan Sağ Koalisyon 172'de kaldı. Sol Koalisyon ise ancak 167 MV çıkartabildi. %4'lük barajı aşan ve 20 MV çıkartan ırkçı parti tüm hesapları alt üst etti. Seçim öncesinde ırkçı parti ile koalisyon kurmayacağını açıklayan sağ ve sol koalisyonlar hükümet kuramıyorlar. Kısaca %5.8 alan aşırı sağ parti %94.2'yi hareket edemez hale getirdi ve kaosa itti.
*Türkiye'de olsa Sağ Koalisyon Sol'dan 3 MV transfer eder ve işi bitirirdi ancak burada MVleri partilerine, Partiler ise önceden açıkladıkları koalisyonlarına sadıklar. En azından şu ana kadar.
*En muhtemel senaryo Sağ Koalisyonun, Kırmızı-Yeşil Koalisyon'un Yeşil kısmı olan Çevreci Parti'yi bir takım tavizler karşılığında ikna etmesi. Bu da ülke politikalarında artan denge - azalan icraat anlamına gelecektir.
*Yeni Muhafazakarlar %4 artış ile iktidarda olan bir partinin yükselişini gösterdi. Bunda en büyük etken AKP-Erdoğan örneğinde olduğu gibi lider faktörü yani Fredrik Reinfeldt oldu. Seçim öncesi afişlerinde kullandıkları sloganlardan biri de 'Pazartesi günü kimi Başbakan olarak görmek istiyorsunuz?'du.
*Oyunu %2 arttıran ve 3. parti haline gelen Çevreci Parti ülkede çevre politikalarına duyarlılığın ne kadar yüksek olduğunu gösterdi. Eğer Sağ Koalisyon ile anlaşmaya varıp kendi politikalarının bir kısmını uygulatabilirlerse seçimin gerçek kazananı olacaklardır. Şu anda Türkiye'de Yeşiller diye bir parti olmadığını, olsa bile benzer politik söylemlerle %0'a yakın oy alacağını, son olarak ise Başbakan'ın bu paralelde düşünen çevrecilere 'çevreci tipler' dediğini hatırlatalım.
*Sosyal demokratlar bir önceki seçimde İsveç'te ilk kez iktidar olamamanın acısını yaşamışlardı. Bu sefer oylarını %4.4 daha düşürerek tarihlerinin en düşük oy oranını elde ettiler. Onlarda da seçim sonrası Baykal CHP'sinden tanıdık bir durum yaşanıyor. Liderleri Mona Sahlin istifa etmedi ve aynen devam dedi. Partililer ise daha iyi bir lider alternatiflerinin olmadığını söylüyorlar.
*Çevreciler %2, aşırı sağ parti ise %2.8'lik artışla hükümete asıl tepkinin hangi konularda olduğunu ortaya koydu. Sağ Hükümet politikalarında asıl hedef olarak ekonomik büyümeyi ön plana taşımıştı. Bu da yaşlı nüfusu olan İsveç'te daha açık bir göçmen politikasına, daha fazla sanayileşmeye ihtiyacı olan İsveç'te daha anti-çevreci politikalara yol açmıştı. Sözkonusu partilerdeki oy artışları bu politikalara tepki olarak geldi.
Sonuç: daha belli değil. Önümüzdeki 15 gün içerisinde ortaya çıkacak koalisyon sonucu ve asıl kazananları daha iyi ortaya koyacak. Şu anda ilk kaybeden olarak gözüken o ünlü İsveç tipi demokrasi.
29 Temmuz 2010 Perşembe
Ezber bozan muhalefet
'28 Şubat postmodern darbedir' noktasından kurtulup '28 Şubat AKP-GKB işbirliğidir' noktasına gitmek iddialar asılsız da çıksa, ispat edilemez de olsa CHP adına değerli bir çıkıştır.
'Türkiye evrimleşiyor - Dokunulamaz denilenlere artık dokunuluyor - Derin devleti yıktık' iddiaları (naraları) tamam güzel.
Ama ezberi ters yönde bozan bir çıkış gelince garipseyen bakışlar atmak da kibir.
Statükoculuk zamansız bir kavram.
Statü değiştikçe ortaya çıkan yeni statüyü de korumak için birileri çırpınacak.
Artık Türkiye'de konuşulamayan bir çok şey konuşulabiliyor, Cumhuriyet - TSK - Dersim gibi kavramlar sorgulanabiliyor.
İktidarda 8 yıl olunca düzeni değiştirebiliyorsun (temel taşları ile oynayabiliyorsun).
Ama değişen düzenin ve evrimleşmenin bir yerlerde kesilmesini istiyor ve direnç gösteriyorsan yeni statükocu sen oluyorsun.
Özetle AKP kendi yarattığı yeni statünün yeni statükocusudur bugün.
Türkiye o kadar değerli bir ülke ki, o ülkeye iktidar olmak ve hükümet etmek sanıldığından çok daha güç.
Hangi niyetle gelirsen gel ya gelebilmek için, ya kalabilmek için bir yerlerde birileri ile kapalı kapılar arkasında bir sır oluşturmak durumundasın.
AKP bugün bunun diyetini ödüyor...
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Orda dur!
*Numan Kurtulmuş ve Saadet Partisi güçlendi, meclise girsinler - yeter ki AKP güçsüzleşsin diye sevinen başkasınınsikiilegerdeğegiricilik,
*8 yıldır iktidar olmasına rağmen 'Türkiye bu değişikliklere hazır değil, Türkiye açılımı kaldıramadı' diye halktan gelip sonra halka tepeden bakan kibiryumakcılığı,
*AKP'nin gerçek demokrat olmadığını ispat etmek için kendi istememesine rağmen baraj %7'ye düşsün diye önerge veren ilkesizlik,
*'Ben demokratım' diye ortaya çıkıp sonra baraj %7'ye düşsün diye önerge verilince karşısındakini suçlamak sureti ile kendi ayıbını örtmeye çalışan ebegümecilik,
*Ordunun başındasın diye seçilmiş siyasetçilere 'ya ayağını denk al ya da dağa çık da seni vurayım' mantığı ile yaklaşan imhaperverlik,
*Normal usülle yardım götürülmesine izin verilmeyen bir ülkeye yardım için yasadışılığa başvurarak ölümlere davetiye çıkaran provokatörlük,
*İsrail, vatandaşlarımızı öldürdü diye bir takım insanların sokaklarda şeriat yanlısı eylemler yapmasına izin veren banadokunmayanyılanbinyılyaşasıncılık,
*Hem beraber yaşamak istiyoruz deyip hem de iç savaşa çanak tutan eylemler yapan yalancılık,
*Bunlar darbe yapacak başımıza taş yağdıracak diye planları yayınlayıp, sonra açılan davadan (sonuçlanmasını geçtim) tutuklu yargılanan bir kişi dahi kalmayınca yapılan üçmaymunculuk,
*İnsanların geleceğe umutla bakmasını engellemek için hep bir intikam duygusunu besleyerek sağduyudan uzak ve çatışmacı bir gelecek yaratmayı hedefleyen rövanşistcilik.
Dur orda.
Vazgeç.
20 Haziran 2010 Pazar
Hamas için PKK ile mi savaşıyoruz yani!
GENELKURMAY Başkanlığı, bilgilendirme toplantısına “şaka” gibi açıklamayla girdi cuma günü:
“Terör daha da artacak.”
Orada olsaydım, “Bravo, iyi bildiniz” diye alkışlardım.
Burada aylar önce yazdım, “PKK bu yaz terörü tırmandıracak.
Yayınlarında açıklıyorlar, ‘Düşük yoğunlukludan orta yoğunluklu savaşa geçeceğiz’ diyor” diye.
Ortada bir sürpriz yok yani. İşte sonuç.
Bir günde 11 şehit daha.
Son birkaç aydaki şehit sayımız 50’yi aştı.
Başbakan’ın sözleri de Genelkurmay’dan daha az “şaka” değil.
“Bir yılda 5000 şehit verdiğimiz günleri unutmadık” diyor.
Terörün başladığı 1983’ten bu yana bir yılda 5000 şehit verdiğimiz olmadı.
Bırak onu, 100 şehit verdiğimiz yıl bile yok hatırladığım kadarıyla. 5000 nereden çıktı anlamadım. Anlatır herhalde bir ara.
Öcalan elimizde, terör yine tepede. Sanki 1990’ların ilk yarısına geri dönüyoruz.
Anlamak mümkün değil.
Ve yine Başbakan diyor ki: “Arkasında kimin olduğunu biliyoruz. Ama bedelini ödemeye hazırız.”
İsrail ve ABD’yi kastediyor.
Ama bu işler şaka değil, oyun değil.
Kastetmekle olmaz. Belge gerektirir, bilgi gerektirir.
Varsa zaten kastetmekle yetinmezsin.
Yoksa eğer, böyle bir şey söylemezsin.
Ben size bir şey söyleyeyim.
PKK’nın arkasında ne İsrail var, ne ABD.
Ama PKK sorunun farkında ve Türkiye ile sorunu olanlara mesaj yolluyor, “Biz buradayız” diye.
Diyelim ki, Başbakan haklı ve bir şeyler biliyor. Durumu kurtarır mı?
Başbakan’ın dediği şu: “Hamas ve Gazze için İsrail’i sıkıştırıyoruz. Onlar da bize bunu yapıyor.”
De ki öyle.
Peki bu kimin suçu?
Kendi güvenliğini, kendi vatanının evlatlarını Hamas’ı korumak için ateşe atmış olmuyor mu bu ülkeyi yönetenler?
O Hamas ki, onlara yardım götürdüğünü zanneden 9 Türk ölürken, “Biz arabulucu olarak Mısır’ı istiyoruz” diyen, yardım gemileri için Kıbrıs Rum Kesimi’ni aracı gösteren bir “parti”.
Başbakan haklıysa, Türkiye dış politikasının bedelini kendi evlatlarını teröre şehit vererek ödüyor.
Yok eğer haksızsa, o zaman da içeriksiz çözüm arayışlarının bedelini yine evlatlarını şehit vererek ödüyor.
Bu ülke elbette tüm varlığını bedel ödeyerek kazandı ve korudu.
Ama boşa bedel ödeyerek değil.
19 Haziran 2010 Cumartesi
Bir iktidar bedeli olarak 'ölüm'
*Yardım gemisi adı altında insanları ölüme göndermek mi?
*Toplumda dini duyguları körükleyecek suikastler düzenlemek mi?
*Terör örgütü ile ayarsız ilişkiler kurup herşeyi berbat edip sonra oy kaybetmemek için teröristleri dağlarda, uzantılarını mahkemelerde avlayarak onlarca şehit vermemize neden olmak mı?
*Toplumda milli duyguları körükleyecek suikastler düzenlemek mi?
Hangisi daha masum?
AKP mi - Ergenekon mu...
8 Haziran 2010 Salı
Ses verin!
2 Haziran 2010 Çarşamba
Ben istemiyorum
1 Haziran 2010 Salı
Hak ve odak
25 Mayıs 2010 Salı
CHP neden değişmesin?
Güçsüz iktidar
Muhafazakar kesimi bekleyen vicdan testi
18 Mayıs 2010 Salı
Kemal Kılıçdaroğlu
13 Mayıs 2010 Perşembe
Baykal darbeyle devrildi
Ahmet Altan suçluyu bulmuş bile...
29 Nisan 2010 Perşembe
Can Dündar
24 Nisan 2010 Cumartesi
Ufuk Uras
18 Nisan 2010 Pazar
Hepimiz Ahmet Türk'üz
Sağduyu
30 Mart 2010 Salı
Tayyip bu sever de döver de...
Özgürlük anlayışı...
29 Mart 2010 Pazartesi
Kuşatılmış Kimlik
23 Mart 2010 Salı
Üniformalı özgürlük
19 Mart 2010 Cuma
Haydi demokratlar askere...
Siyasi görüş kayganlığı
Tüm Ermenilere vatandaşlık versek
14 Mart 2010 Pazar
Say bakalım Öcalan
'Sayın Öcalan' diretmelerini anlamakta sıkıntı çektiğimi itiraf etmem gerekiyor.
BDP milletvekilleri düzenledikleri bütün basın toplantıları, kongre vb organizasyonlarda ’Sayın Öcalanı serbest bırakın’, ’Sayın Öcalanın koşullarını iyileştirin’ gibisinden ifadelerle Öcalana ’sayın’ diyemezsin diyen mahkeme kararlarına muhalefetlerini devam ettiriyorlar.
Hem Öcalan’ın sesi oluyorlar, hem de partilerinin bu nedenle kapatılabileceğini bile bile tabanlarına parti üzerindeki Öcalan gölgesini hissettiriyorlar. Öcalancı kitlenin desteğini almaya çalışıyorlar. Destek vermeyen Kürtlere de PKK vesayteinden çıkamayacakları korkusunu yaşatmaya çalışıyorlar.
Buraya kadar hadi neyse diyelim. Ortada hapiste bir lider var. Ona inanan bir halk kesimi var. Inandırılmaya diretilen bir halk kesimi var. Siyasi rant var. Iktidar hevesi var. Maydan okuma var. Intikam var. Neyse işte var oğlu var. Tamam buraya kadar anladık.
Ama ilk söylediğime geri dönersem bu ’sayın’ diretmesini anlamakta sıkıntı çekiyorum.
Bunun iki nedeni var.
İlki Kürt siyasetçilerin Öcalan ve PKK’nın kendi hareket alanlarını daralttigini anlamamalari. Bugün bu kesim Türkiye Kürtlerinin sadece üçte birinin oyunu alabiliyor ve bu üçte bire dahi ulaşırken baskı unsurlarını kullanıyor. Öcalan ve PKK’ya saplanıp kalmasalar hak ve eşitlik mücadelelerinde daha kolay, daha hızlı yol alabieceklerinin farkına varmak istemiyorlar. Kendi statükolarına, kendi vesayetçilerine saplanıp kalarak halklarına haksızlık ediyorlar.
İkinci nedeni ise bir lider olarak Öcalan’ın basiretsizliklerle dolu bir geçmişinin olması. Bir lider düşünün ki her zaman önce ben diyor halkım demiyor, kendi hakları için savaşıyor halkının hakları için savaşmıyor. Bir kere bile günlük keyfini bozabilecek bir açlık grevine dahi gitmiyor. PKK’nın operasyonlarını bizzat yönettiği yıllarda ön saflarda değil. Kendi halkını haraca bağlıyor, gençlerini ölüme itiyor, savaştığı ülkenin derin devleti ile bağlantılar kuruyor.
Sayın değil de ’say bakalım Öcalan’ demek lazım aslında. Say bakalım bu siyasetçiler ne oluyor da senin vesayetinden çıkma cesareti gösteremiyorlar. Ne oluyor da halkına zülum etmekte sakınca görmüyorsun. Say bakalım neler yaptın nasıl bu durumlara geldik...
Artık sen de geçmişinle hesaplaş ve kirli temiz çamaşırlarını dök ortaya.
Amerika’yı, Irak’ı, Iran’ı, Suriye’yi, Yunanistan’ı, İtalya’yı, Fransa’yı, Türkiye’yi, Ergenekon’u, uyuşturucuyu, silahı, haracı, kara parayı anlat artık. Bize anlatmiyorsan kendi halkina anlat. O zaman karar verelim sana sayın diyenlerin haklılık payı var mı yok mu... O zaman bakalim halkin sana sayin demeye devam edecek mi etmeyecek mi?
Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş
ABD’de Ermeni Soykırımı yasa tasarısı onaylandı. İsveç Parlamentosu ’soykırım’ı yasalaştırdı. Sırada İngiltere’nin olduğu söyleniyor. Erdoğan İngiltere’nin benzeri bir yasayı çıkarmasını engellemek için İngiltere turuna çıkacak.
Gerek ABD’de gerekse İsveç’te ’soykırım’ın yasalaşmasının nedeni bu ülkelerin Türkiye’nin inkar politikası ile hesaplaşması, ileride benzeri soykırımları yapmaktan alıkoyulması, soykırım mağdurlarının maddi kazanımlarla acılarının hafifletilmesi falan değil. Yasaların nedeni tamamen bu ülkelerin iç politikalarındaki oy avcılığı. Gerek Obama’nın iktidara gelirken diaspora yandaşlarına verdiği sözler, gerekse İsveç’teki sosyal demokratların İsveç’te yaşayan Türkiyeli azınlıkların oylarına talip olması bu sonuçları doğurdu. Bir başka açıdan bakarsak da topraklarından edilen, ya da topraklarından edildikleri iddiası ile bu ülkelere iltica eden azınlık halklar orada kurdukları düzen sayesinde ’anavatan’ları ile hesaplaştılar.
Yalnız bu ’hesaplaşma’nın bu tarihlere denk gelmesini tesadüfi bulmuyorum. Yabancı ülkelerdeki Türkiye karşıtı organizasyonlar intikam çığlıklarınını onyıllardır atıyorlar ancak hiçbir türlü karşılık bulamıyorlardı.
Ne zaman Türkiye dış politikadaki icraatları ile bölgesel güç olma hedefinde ilerledi, o zaman bu tasarılar onaylandı. Buradaki durum ’Türkiye’de icraatın peşinde koşan iktidar cezalandırılır’ ’icraat yapacağına akışına bırak, gerekenleri gör, gerekmeyenleri görme, yeniliklerin peşinden koşma’ diyen, bunu direten statükonun boşuna konuşmadığının bir göstergesi oldu.
ABD ve İsveç bu yasaları (veya tasarıları) geçirerek statükoya hizmet ettiler. Gerek dış politikada güçlenen bir ülkeyi güçsüzleştirerek kendilerine en azından bölgesel anlamda bir rakip oluşmasını engellemek istediler. Gerekse ülke politikasını açılımlarla destekleyerek kademe atlamaya çalışan bir ülkeyi yolda bırakıp, o ülkedeki statükonun da ekmeğine yağ sürdüler.
Bence resim bu kadar net, bu kadar basit, hatta bu kadar sığ.
Ne zaman ki icraat başladı, ilerleme başladı, değişim başladı, o zaman statüko devreye girdi.
Bundan önceki iktidarların daha olumlu dış politikaları sayesinde soykırım yasalarını engellemiş olabildiklerine inanabiliyor musunuz? Koalisyon hükümetleri ile hareket edemeyen dış işleri, statükodan beselenen hükümetler daha mı başarılı idi de biz göremedik?
Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş.
8 Mart 2010 Pazartesi
Şansımız var ki sürücü polis çıktı!
7 Mart 2010 Pazar
Soykırım soytarılığı...
4 Mart 2010 Perşembe
Tasfiyeye doğru...
Askeri Vesayet Sona Ermiştir #4 ve #5
Uyandı İbrahim
26 Şubat 2010 Cuma
Madem ki doğrudan yanasın...
Ergenekon 'kanı bozuklara' karşı mı?
25 Şubat 2010 Perşembe
Değişimin bedeli
17 Şubat 2010 Çarşamba
Klasik bir Ergenekon savcılığı...
16 Şubat 2010 Salı
15-18 yaşları arasındaki gençler de oy kullansın...
Kürtler'den AKP'ye seçim cezası
13 Şubat 2010 Cumartesi
Askeri vesayet sona ermiştir... #3
Askeri vesayet sona ermiştir... #2
Herkes rol yapıyor...
11 Şubat 2010 Perşembe
Postmodern faili meçhuller
10 Şubat 2010 Çarşamba
MHP, AKP'nin dilinden konuşmaya başlayınca
Kürt açılımı sonuç verebilir
5 Şubat 2010 Cuma
Askeri vesayet sona ermiştir...
3 Şubat 2010 Çarşamba
AKP seçim atmosferine çekiliyor...
30 Ocak 2010 Cumartesi
%5 Senaryoları...
27 Ocak 2010 Çarşamba
Açılım aslında çok zor değil...
Türkler PKK’lılara af getirilmesi konusuna ne dediler?
Lider kadrosu dışında PKK’ya af çıkarılmasına Türkiye toplumunun yüzde 72’si “Hayır”, yüzde 27,7’si “Evet” diyor. Kürtlerin yüzde 66,7’si ise “Evet” diyor. PKK’nın lider kadrosu da dahil af edilmesine gelince... Buna toplumun yüzde 85,5’i “Hayır” diyor.
Bazı Kürtler de mi “Hayır” diyor?
Kürtlerin yüzde 50’si “Hayır” diyor lider kadrosunun affı söz konusu olduğunda. Çünkü bugün her dört Kürtten ikisi değil, sadece bir buçuğu DTP’li. Buna sadece DTP’liler “Evet” diyor. Biz, Öcalan’ın affın da sorduk. Genel kamuoyunun yüzde 87’si, Kürtlerin ise yüzde 64’ü Öcalan’ın affedilmesine “Hayır” diyor.
Nasıl?..
Şöyle söyleyeyim... Kürtlerin de büyük çoğunluğu buna “Hayır” diyor. Her yüz Kürdün 64’ü Öcalan’a affa “Hayır” derken, DTP’ye oy verenlerde durum değişiyor. DTP seçmeninin yüzde 76,5’u Öcalan’a affa “Evet” diyor. Bir çarpıcı sonuç da şu... Güneydoğu’da kendi meclisi, polisi, memuru olan otonom bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın yüzde 10’u “Evet” diyor. Yüzde 90 “Hayır” diyor. Hatta Kürtlerin yüzde 79’u, DTP’lilerin de yüzde 64’ü otonomiye “Hayır” diyor.
“Evet” diyenler kim peki?
“Evet” diyenlerin çoğunluğu Kürt değil. “Evet” diyenler Batı’da yaşayan beyaz Türkler. Biz iki kere araştırma yaptık bu konuda. Biri Ağustos 2009, diğeri Ekim 2009... Halk bölünme endişesi taşımıyor. Yüzde 58, “Bu açılım sonucunda Türkiye bölünmez” diyor. Halkın yüzde 42’si endişe taşıyor. “Hükümet bu sorunu çözebilir mi” diye sorduk. Halkın çoğunluğu “Hükümet bu sorunu çözemez” diyor. “Çözemez” diyenlerin oranı ağustosta yüzde 47’yken ekimde yüzde 54 oldu. “Evet, çözer” diyenler yüzde 21’de, “Belki” diyenler de yüzde 24’te kaldı.
İlker Başbuğ neden 'Allah Allah' dedi
TÜRK Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin yılmaz bekçisidir...
Hiç kuşku yok...
“İrtica” der, başka bir şey demez...
Şüphesiz öyle...
Bu ilkesel duruş üzerinden “iç düşman” tarifi yapar...
Bunu da biliyoruz.
Ve fakat...
Böylesi tarihi bir misyona sahip olmasına rağmen...
“Türk Silahlı Kuvvetleri” ile “muhafazakâr sağ”ın arası, çoğu zaman gayet iyi olmuştur.
Hatta o kadar iyi olmuştur ki...
12 Eylül’de Türk Silahlı Kuvvetleri, sola karşı “muhafazakâr sağ” ile işbirliği yapmıştır.
“Türk-İslam sentezi”, o dönem devletin resmi ideolojisi haline gelmişti...
Daha ne olsun!
* * *
Bu işin kırılma tarihi 28 Şubat’tır...
Türk Silahlı Kuvvetleri, “Refahyol iktidarı”nı laiklik açısından tehlikeli bulup topyekûn savaşa girişince...
“İç düşman”ı tarif edip hükümeti devirince...
Muhafazakâr sağ kitle nezdinde Türk Ordusu’nun imajı yara aldı...
“Dini değerlerle başı hoş olmayan bir ordu...” algısı ortaya çıktı...
Ve böylece...
“Ordu/Millet” demeye meraklı...
“Ordu peygamber ocağıdır” cümlesini dilinden düşürmeyen...
“Mehmetçik adını Peygamber’den almıştır” diyerek yakınlığa vurgu yapan...
Muhafazakâr sağcılar, artık bu türden lafları etmez oldular...
* * *
Ve derken AK Parti iktidara geldi...
Muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı 28 Şubat’tan kalma kırgınlığı şöyle bir işe yaradı:
Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Ahmet Altan, Eser Karakaş gibi liberal/demokrat aydınların, “Asker-sivil ilişkilerinin Batı
standartlarına yaklaşması” talebi ile muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı kırgınlığı örtüştü...
Böylece...
Aydınların “ideal bir asker-sivil ilişkisi” arayışları, ilk kez toplumsal anlamda karşılık buldu...
Ancak unutmayalım ki:
AK Parti tabanını, “memleketin ideal bir asker-sivil ilişkisine kavuşması” gibi bir anlayış motive etmedi/etmiyor.
AK Parti tabanını, “Dini değerlerle başı hoş olmayan Türk Ordusu” algısı motive etti/ediyor...
Liberal demokrat aydının derdi: Batılı standartlara uygun bir asker sivil ilişkisi...
AK Parti tabanının derdi: Askerin dine yaklaşımından duyulan rahatsızlık...
* * *
Taraf Gazetesi istediği kadar yayın yapsın...
Mehmet Altan istediği kadar “Asker ne karışıyor bu işlere” desin...
Eser Karakaş istediği kadar Batılı ülkelerdeki asker sivil ilişkilerinden örnekler versin...
Ali Bayramoğlu istediği kadar asker için sınırlar çizsin...
Bunların hiçbiri ama hiçbiri...
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’u bu denli öfkelendirip kaygılandıramazdı...
Başbuğ’u bu denli öfkelendiren ve kaygılandıran, 28 Şubat hafızasının harekete geçirdiği muhafazakâr kitle ile liberal demokrat aydınların ideallerinin örtüşmesidir...
Asker bu örtüşmeden fazlasıyla rahatsız...
Bu dinamik askeri ürkütüyor...
Bu buluşma Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından büyük bir tehdit olarak algılanıyor.
* * *
Bütün bunlardan sonra “Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ neden ‘Allah Allah’ dedi” sorusunun yanıtını verebiliriz...
Olay şudur: Asker muhafazakâr sağ kitlenin algısını değiştirmeye çalışıyor...
Bu nedenle...
“Ordu din düşmanı değildir” mesajının altı çiziliyor...
Bu nedenle...
“Bizi din düşmanı olarak gösteriyorlar” diye yakınılıyor...
Bu nedenle...
“Ordu Peygamber ocağıdır” cümlesine vurgu yapılıyor...
Bu nedenle...
“Askerimiz düşmana taarruz ederken ‘Allah Allah’ diyor” şeklinde açıklamalar yapılıyor...
Bu nedenle...
“Allah’ın evi olan camilere saldıracağımızı söyleyenleri lanetliyoruz” diye ortalık inletiliyor...
