30 Eylül 2010 Perşembe

21 Eylül 2010 Salı

İsveç'in Seçimi 2010

Öncelikle sonuçları vererek başlayalım. Partileri soldan sağa yazarsak:

Parti adı - Koalisyon grubu - Aldığı yüzde (Son seçime göre değişim):

Sol Parti - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %5.6 (-%0.3)
Sosyal Demokratlar - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %30.9 (-%4.4)
Çevreci Parti (Yeşiller) - Kırmızı-Yeşil Koalisyon - %7.2 (+%2.0)

Merkez Parti - Sağ Koalisyon - %6.6 (-%1.3)
Halk Partisi - Sağ Koalisyon - %7.1 (-%0.4)
Hristiyan Demokratlar - Sağ Koalisyon - %5.6 (-%1.0)
Yeni Muhafazakarlar - Sağ Koalisyon - %30.0 (+%3.9)

İsveçli Demokratlar - Aşırı sağ parti - %5.7 (+%2.8)

Seçimden çıkan sonuçlar:

*İsveçli Demokratlar yani aşırı sağ (ırkçı) politikalar üreten parti ilk kez meclise girdi. Bu hamle ile aslında İsveçlilerin de insan olduğu ortaya çıktı. Genellikle içki içtikleri zaman duygularını bastırmakta zorlanan ve bastırılmış ırkçı tepkilerini gösterebilen İsveçlilerin bir kısmı ya sandığa sarhoş gitti, ya da içmeden de böyle düşünebildiklerini, aslında Avrupa'nın geri kalan tüm ülkeleri gibi bu çizgide bir partiyi meclislerinde bulundurabileceklerini, bu anlamda çoğunluğa uyarak normalleştiklerini, kısaca aşmış bir millet olmadıklarını kanıtladılar.

*Demokrasinin beşiği diye tabir edilen ve bununla gurur duyan bir ülke olarak getirdikleri hükümet kurma ve baraj sayılarının mağduru oldular. Bunun nedeni Kırmızı-Yeşil (yani sol) ile Sağ Koalisyonun seçim öncesinde seçim sonrasında da beraber hareket edeceklerini söylemesi, seçim sonrasında ise iki koalisyonun da bunu yapacak gücü elde edememesi oldu. Meclis 349 milletvekilinden oluşuyor ve hükümet kurmak için yarıdan çoğunluk yani 175 MV gerekiyor. Buna en yaklaşan Sağ Koalisyon 172'de kaldı. Sol Koalisyon ise ancak 167 MV çıkartabildi. %4'lük barajı aşan ve 20 MV çıkartan ırkçı parti tüm hesapları alt üst etti. Seçim öncesinde ırkçı parti ile koalisyon kurmayacağını açıklayan sağ ve sol koalisyonlar hükümet kuramıyorlar. Kısaca %5.8 alan aşırı sağ parti %94.2'yi hareket edemez hale getirdi ve kaosa itti.

*Türkiye'de olsa Sağ Koalisyon Sol'dan 3 MV transfer eder ve işi bitirirdi ancak burada MVleri partilerine, Partiler ise önceden açıkladıkları koalisyonlarına sadıklar. En azından şu ana kadar.

*En muhtemel senaryo Sağ Koalisyonun, Kırmızı-Yeşil Koalisyon'un Yeşil kısmı olan Çevreci Parti'yi bir takım tavizler karşılığında ikna etmesi. Bu da ülke politikalarında artan denge - azalan icraat anlamına gelecektir.

*Yeni Muhafazakarlar %4 artış ile iktidarda olan bir partinin yükselişini gösterdi. Bunda en büyük etken AKP-Erdoğan örneğinde olduğu gibi lider faktörü yani Fredrik Reinfeldt oldu. Seçim öncesi afişlerinde kullandıkları sloganlardan biri de 'Pazartesi günü kimi Başbakan olarak görmek istiyorsunuz?'du.

*Oyunu %2 arttıran ve 3. parti haline gelen Çevreci Parti ülkede çevre politikalarına duyarlılığın ne kadar yüksek olduğunu gösterdi. Eğer Sağ Koalisyon ile anlaşmaya varıp kendi politikalarının bir kısmını uygulatabilirlerse seçimin gerçek kazananı olacaklardır. Şu anda Türkiye'de Yeşiller diye bir parti olmadığını, olsa bile benzer politik söylemlerle %0'a yakın oy alacağını, son olarak ise Başbakan'ın bu paralelde düşünen çevrecilere 'çevreci tipler' dediğini hatırlatalım.

*Sosyal demokratlar bir önceki seçimde İsveç'te ilk kez iktidar olamamanın acısını yaşamışlardı. Bu sefer oylarını %4.4 daha düşürerek tarihlerinin en düşük oy oranını elde ettiler. Onlarda da seçim sonrası Baykal CHP'sinden tanıdık bir durum yaşanıyor. Liderleri Mona Sahlin istifa etmedi ve aynen devam dedi. Partililer ise daha iyi bir lider alternatiflerinin olmadığını söylüyorlar.

*Çevreciler %2, aşırı sağ parti ise %2.8'lik artışla hükümete asıl tepkinin hangi konularda olduğunu ortaya koydu. Sağ Hükümet politikalarında asıl hedef olarak ekonomik büyümeyi ön plana taşımıştı. Bu da yaşlı nüfusu olan İsveç'te daha açık bir göçmen politikasına, daha fazla sanayileşmeye ihtiyacı olan İsveç'te daha anti-çevreci politikalara yol açmıştı. Sözkonusu partilerdeki oy artışları bu politikalara tepki olarak geldi.

Sonuç: daha belli değil. Önümüzdeki 15 gün içerisinde ortaya çıkacak koalisyon sonucu ve asıl kazananları daha iyi ortaya koyacak. Şu anda ilk kaybeden olarak gözüken o ünlü İsveç tipi demokrasi.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Ezber bozan muhalefet

Genel Başkanlığı yeni isimlere devretmek şüphesiz yeniliklere yol açıyor.

'28 Şubat postmodern darbedir' noktasından kurtulup '28 Şubat AKP-GKB işbirliğidir' noktasına gitmek iddialar asılsız da çıksa, ispat edilemez de olsa CHP adına değerli bir çıkıştır.

'Türkiye evrimleşiyor - Dokunulamaz denilenlere artık dokunuluyor - Derin devleti yıktık' iddiaları (naraları) tamam güzel.
Ama ezberi ters yönde bozan bir çıkış gelince garipseyen bakışlar atmak da kibir.

Statükoculuk zamansız bir kavram.

Statü değiştikçe ortaya çıkan yeni statüyü de korumak için birileri çırpınacak.

Artık Türkiye'de konuşulamayan bir çok şey konuşulabiliyor, Cumhuriyet - TSK - Dersim gibi kavramlar sorgulanabiliyor.
İktidarda 8 yıl olunca düzeni değiştirebiliyorsun (temel taşları ile oynayabiliyorsun).
Ama değişen düzenin ve evrimleşmenin bir yerlerde kesilmesini istiyor ve direnç gösteriyorsan yeni statükocu sen oluyorsun.

Özetle AKP kendi yarattığı yeni statünün yeni statükocusudur bugün.

Türkiye o kadar değerli bir ülke ki, o ülkeye iktidar olmak ve hükümet etmek sanıldığından çok daha güç.
Hangi niyetle gelirsen gel ya gelebilmek için, ya kalabilmek için bir yerlerde birileri ile kapalı kapılar arkasında bir sır oluşturmak durumundasın.
AKP bugün bunun diyetini ödüyor...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Orda dur!

*Euro2016'yı ülkemize verdirtmedi diye Platini kalp rahatsızlığı geçirince sevinen insafsızlık,

*Numan Kurtulmuş ve Saadet Partisi güçlendi, meclise girsinler - yeter ki AKP güçsüzleşsin diye sevinen başkasınınsikiilegerdeğegiricilik,

*8 yıldır iktidar olmasına rağmen 'Türkiye bu değişikliklere hazır değil, Türkiye açılımı kaldıramadı' diye halktan gelip sonra halka tepeden bakan kibiryumakcılığı,

*AKP'nin gerçek demokrat olmadığını ispat etmek için kendi istememesine rağmen baraj %7'ye düşsün diye önerge veren ilkesizlik,

*'Ben demokratım' diye ortaya çıkıp sonra baraj %7'ye düşsün diye önerge verilince karşısındakini suçlamak sureti ile kendi ayıbını örtmeye çalışan ebegümecilik,

*Ordunun başındasın diye seçilmiş siyasetçilere 'ya ayağını denk al ya da dağa çık da seni vurayım' mantığı ile yaklaşan imhaperverlik,

*Normal usülle yardım götürülmesine izin verilmeyen bir ülkeye yardım için yasadışılığa başvurarak ölümlere davetiye çıkaran provokatörlük,

*İsrail, vatandaşlarımızı öldürdü diye bir takım insanların sokaklarda şeriat yanlısı eylemler yapmasına izin veren banadokunmayanyılanbinyılyaşasıncılık,

*Hem beraber yaşamak istiyoruz deyip hem de iç savaşa çanak tutan eylemler yapan yalancılık,

*Bunlar darbe yapacak başımıza taş yağdıracak diye planları yayınlayıp, sonra açılan davadan (sonuçlanmasını geçtim) tutuklu yargılanan bir kişi dahi kalmayınca yapılan üçmaymunculuk,

*İnsanların geleceğe umutla bakmasını engellemek için hep bir intikam duygusunu besleyerek sağduyudan uzak ve çatışmacı bir gelecek yaratmayı hedefleyen rövanşistcilik.

Dur orda.

Vazgeç.

20 Haziran 2010 Pazar

Hamas için PKK ile mi savaşıyoruz yani!

Fatih Altaylı - Habertürk

GENELKURMAY Başkanlığı, bilgilendirme toplantısına “şaka” gibi açıklamayla girdi cuma günü:
“Terör daha da artacak.”
Orada olsaydım, “Bravo, iyi bildiniz” diye alkışlardım.
Burada aylar önce yazdım, “PKK bu yaz terörü tırmandıracak.
Yayınlarında açıklıyorlar, ‘Düşük yoğunlukludan orta yoğunluklu savaşa geçeceğiz’ diyor” diye.
Ortada bir sürpriz yok yani. İşte sonuç.
Bir günde 11 şehit daha.
Son birkaç aydaki şehit sayımız 50’yi aştı.
Başbakan’ın sözleri de Genelkurmay’dan daha az “şaka” değil.
“Bir yılda 5000 şehit verdiğimiz günleri unutmadık” diyor.
Terörün başladığı 1983’ten bu yana bir yılda 5000 şehit verdiğimiz olmadı.
Bırak onu, 100 şehit verdiğimiz yıl bile yok hatırladığım kadarıyla. 5000 nereden çıktı anlamadım. Anlatır herhalde bir ara.
Öcalan elimizde, terör yine tepede. Sanki 1990’ların ilk yarısına geri dönüyoruz.
Anlamak mümkün değil.
Ve yine Başbakan diyor ki: “Arkasında kimin olduğunu biliyoruz. Ama bedelini ödemeye hazırız.”
İsrail ve ABD’yi kastediyor.
Ama bu işler şaka değil, oyun değil.
Kastetmekle olmaz. Belge gerektirir, bilgi gerektirir.
Varsa zaten kastetmekle yetinmezsin.
Yoksa eğer, böyle bir şey söylemezsin.
Ben size bir şey söyleyeyim.
PKK’nın arkasında ne İsrail var, ne ABD.
Ama PKK sorunun farkında ve Türkiye ile sorunu olanlara mesaj yolluyor, “Biz buradayız” diye.
Diyelim ki, Başbakan haklı ve bir şeyler biliyor. Durumu kurtarır mı?
Başbakan’ın dediği şu: “Hamas ve Gazze için İsrail’i sıkıştırıyoruz. Onlar da bize bunu yapıyor.”
De ki öyle.
Peki bu kimin suçu?
Kendi güvenliğini, kendi vatanının evlatlarını Hamas’ı korumak için ateşe atmış olmuyor mu bu ülkeyi yönetenler?
O Hamas ki, onlara yardım götürdüğünü zanneden 9 Türk ölürken, “Biz arabulucu olarak Mısır’ı  istiyoruz” diyen, yardım gemileri için Kıbrıs Rum Kesimi’ni aracı gösteren bir “parti”.
Başbakan haklıysa, Türkiye dış politikasının bedelini kendi evlatlarını teröre şehit vererek ödüyor.
Yok eğer haksızsa, o zaman da içeriksiz çözüm arayışlarının bedelini yine evlatlarını şehit vererek ödüyor.
Bu ülke elbette tüm varlığını bedel ödeyerek kazandı ve korudu.
Ama boşa bedel ödeyerek değil.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir iktidar bedeli olarak 'ölüm'

İktidar için;

*Yardım gemisi adı altında insanları ölüme göndermek mi?
*Toplumda dini duyguları körükleyecek suikastler düzenlemek mi?

*Terör örgütü ile ayarsız ilişkiler kurup herşeyi berbat edip sonra oy kaybetmemek için teröristleri dağlarda, uzantılarını mahkemelerde avlayarak onlarca şehit vermemize neden olmak mı?
*Toplumda milli duyguları körükleyecek suikastler düzenlemek mi?

Hangisi daha masum?

AKP mi - Ergenekon mu...

9

8 Haziran 2010 Salı

Ses verin!

Nuray Mert - Radikal

Son durum tahlilleri ve Ortadoğu analizlerinden önce, bir Türkiye vatandaşı olarak en temel hakkımı kullanmak, en doğal talebimi ifade etmek istiyorum. Kimse benim adıma ‘savaş’ veya ‘gaza’ ilan etmesin!
Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi.
Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık.
Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı.
Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur. Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez.
Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor.
Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var.
Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz!
Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur.
Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk!
Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur!
ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur.
Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim
adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın!

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ben istemiyorum

Kendi milletinden daha çok Gazze'de hapsolanlar için kaygılanan,
kendi ülkesinde 1 ayda 30 şehit verilirken tıbbi yardımsızlık nedeniyle hepi topu 25 kişinin öldüğü bir Arap ülkesi için kaygılanan,
laik atfedilmesine rağmen din kardeşliğini milletinin çıkarlarından daha öne koyan,
Türkiye halklarından çok Arap halklarının kalbine hitap eden,
Türkiye'den çok Arap halklarını birleştiren,
lideri Türkiye'den çok Arap devletlerinde sevilen,

bir ülke, bir yönetim, bir hükümet istemiyorum.

Ben bu değerlerle bu amaçlarla yola çıkmadım ve benim kitabımda bunlar yazmıyor.

Reddediyorum.

1 Haziran 2010 Salı

Hak ve odak

'Şehit olmayı göze aldık' diyerekten İsrail'in ambargo uyguladığı ülkeye giden,
İsrail askerleri daha gemiye ayak basmamışken sopalamaya başlayan,
İsrail'in kendisini terör örgütü ilan etmesine rağmen onu taciz eden,
askerleri aşağı deck'lere attıktan sonra 'galiba bir asker aşağı düşmüş ona tıbben yardım ediyoruz' diye canlı yayına çıkan,
gemide yardım organizasyonunun başarısına hizmet edemeyecek 1 yaşındaki çocuklar ve yaşlı insanlar dahil 700 kişi taşıyan,
provokasyonu amaçlayan,
ve bu amaçlanan provokasyonun bedelini insan canıyla ödeyen - ödeten bir organizasyon.

Bu organizasyon İsrail'in kendini ettiği kadar Türkiye gündemini terörize etmedi mi şimdi?

Türkiye'nin kaderi ile oynamadı mı?

Buna hakkı var mıydı?

Irak'ta milyonlar ölürken uyuyanların, Gazze'de hapsolanlar nedeni ile ölçüsüz zorlamalara hakkı var mıydı?

25 Mayıs 2010 Salı

CHP neden değişmesin?

Nuray Mert - Radikal

Hafta sonuna CHP Kurultay’a damgasını vurdu. Halihazırda, Kılıçdaroğlu kendine rağmen ‘lider’, CHP kendine rağmen ülke gündemini belirliyor.
Bunları, Kılıçdaroğlu ve CHP’yi küçümsemek adına söylemiyorum. Sadece bir durum tespiti
yapmak istiyorum. Bazı durumlarda, siyasi alanda, beklenmedik olaylarla, ciddi kırılmalar gerçekleşiyor. Susurluk kazası, Türkiye’de devletin ‘karanlık yüzü’nü hiç olmazsa ortaya serdi. Diğer taraftan, bazen, siyasete ayar verme girişimleri beklenmedik sonuçlara neden oluyor. 28 Şubat sürecinde olanlar, ‘laik’ çevrenin dibe vurması ve AKP’nin siyasal bir güç olarak sahneye çıkmasına vesile oldu.
Meşhur ‘Baykal kaseti’ de, ‘kim yaptı, neden yaptı?’ sorularını mutlaka cevaplamak gereği bir yana, CHP’den, uzunca zamandır beklenen ‘değişim’ hareketini tetikledi. Bundan sonra ne olur, göreceğiz. Ancak, şu anda ne olduğunu iyi okumaya çalışmakta fayda var. Bu noktada, aklını, mantığını ‘Ergenekon söylemi’ne rehin vermenin kimseye faydası yok. Özellikle de, iktidar ve çevresine!
Bu ülkede laik kesim, benzer süreçlerden, geçti. Başlarına taş düşse, ‘irtica’dan bilen, her sorunu ‘irtica tehlikesi’ ile örtbas edip, geçiştirenler, AKP hareketinin yükselişiyle, acı bir ders aldılar. Veya inşallah almışlardır!
Zamanında, laik kesimin siyasal/toplumsal körlüğünün hem mağduru, hem nihai galibi olanlar, şimdi ‘Ergenekon’ söylemiyle aynı körlük girdabına girmiş vaziyetteler. Laik kesim, kendini düzenin sahibi olarak görüp, toplumsal talepler, sıkıntılar, darboğazlara karşı, müthiş bir aymazlık ve rehavet içine girmişti.
Şimdi, iktidar partisi ve destekçileri, kendilerini ‘milli irade’nin yegâne tecellisi olarak görüp, benzer bir aymazlık yolunda dörtnala ilerliyor.
Oysa, CHP Kurultayı’nın yarattığı heyecan, CHP’nin dışına taşan bir heyecan. Üstelik, henüz ortada somut bir şey yok, söz konusu olan, beklenmedik olaylar sonucu yolda düzülen bir kervan. Ancak, bu heyecan ve hareketliliği hafife almak, büyük bir siyasi gaflet olur. Zira, belli ki, bu heyecanı tetikleyen başlıca etken, ‘iktidar’a karşı duyulan tepkilerin bileşkesi. İktidarın dayatmacı, saldırgan, kendini asla sorgulatmayan ve bu açıdan bir zamanlar kendisini mağdur edenlerin dilinin tıpkısını tekrarlayan tutum ve politikalarına karşı biriken tepkiler, CHP etrafında oluşan hareketliliğinin asıl etkenleri.
İktidarı destekleyen çevreler, iktidarın gözünü bu istikamette açmaya, içine düştüğü gaflet uykusundan uyandırmaya çalışmak yerine, karşısına çıkanı ‘karalamak’ yoluyla ‘teskin’ etme yolunu tutmuş vaziyetteler. Ama, en tuhafı, Türkiye’de, ‘daha fazla demokrasi adına’ mevcut iktidarı bir ‘demokratik dinamik’ olarak destekleyenlerin, başından CHP’yi hükmen mağlup etme çabaları.
Belki olur, belki olamaz, ama madem, radikal İslamcı bir hareketin değişimine bunca umut bağladık, nitekim büsbütün haksız da çıkmadık, benzer bir gidişi neden CHP’den ummuyoruz? Neden kapıları baştan kapıyoruz? CHP’nin resmi ideolojinin katı kalıplarından ne ölçüde olursa olsun çıkması, demokratikleşmesi hepimiz için çok önemli olmaz mı? Neden bu yönde gayret göstermek, baskı oluşturmak yerine komplo teorileri, akıl almaz hırçınlıklar, karalamalar? Kemalizm’in, ‘demokratik Cumhuriyetçi’ çizgiye çekilmesi, radikal İslamcılığın ‘muhafazakâr demokratik’ çizgiye dönüşmesinden daha mı zor?
Veya neden denemeye bile değmiyor?
Sakın ezberlerimizi, kafa konforumuzu, rahatımızı bozmamak adına olmasın? Madem, bu partiden, bu çevreden hiçbir şey umulamazdı, o zaman muhafazakârı, demokratı neden, herkes, bunca zaman iktidardan çok CHP’yi sorguluyor, eleştiriyordu? CHP bahanesi ardına sığınıp, kolay iktidar olmak, kolay demokratlık yapmak adına olmasın?
Doğrusu ben, CHP değişimi adına ortada somut çok az şey görüyorum. ‘Emek’ ve ‘sosyal adalet’ söylemini bunca önemsememe rağmen, 70’lerin sosyal demokrasi diliyle siyaset yapmanın, artık fazla karşılığı olmadığına inanıyorum. CHP’nin dilini acilen ve ciddi ölçüde demokratikleştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunlar adına yeni CHP’ye baskı yapmak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de, samimi olarak, daha fazla adalet ve demokrasi isteyen herkesin de komploculuk yerine bu gayrette olmasını bekliyorum. Fazla söze hacet yok!

Güçsüz iktidar

Tüm kalbi ile Türkiye'nin güçlenmesini isteyen birisi Kılıçdaroğlu da gelse bu kadrolardan oluşan bir CHP'ye oy vermez. AKP'ye oy verir.

AKP'nin dış politikada katettiği yolu en son Atatürk katetmişti herhalde. Bu kadar kaale alındığımız, piyon değil oyuncu olduğumuz uluslarası bir konjönktür görmüş müydünüz ömrü hayatınızda?
Bunun üstüne bir de süregelen tek parti iktidarının uyumu, icraat yapma kolaylığını, bu büyüme gelişme sürecinin bozulmasının istenmemesini ekleyin.
Güçlü bir lider, güçlü bir kadroyu ekleyin.

***

Kılıçdaroğlu;
Obama'yla görüşmeye gitse bacakları titrer,
Perez'e bağırmak bir yana dursun lafını kesemez,
Ahmedinecad'ı görse ülkeye şeriat geldi sanar,
Brezilya başbakanı ile ortak dış politika geliştirdiğini rüyasında görse inanmaz.

Hadi dış politikayı geçtik iç işlerine bakalım:
İkinci adamları hiçbir bakanlık pozisyonuna bile içimize sine sine yakıştıramayacağımız Önder Sav ve Gürsel Tekin olan bir iktidar için güçlü bir iktidar diyebilir miyiz?
Parti örgütünde bir tane içişleri bakanı adayı görebiliyor musunuz?
Tüm illerimizden ciddi oy alacak, milletvekili çıkartacak bir yapılanma görebiliyor musunuz?
Türkiye'yi birleştirici, kucaklayıcı bir parti mi CHP?

Bu kadro mu bu adam mı 'Güçlü ülke Türkiye' idealine götürecek bizi?

***

Ama seçmen bunu yapmayacak seçimde. Ekonomik gerçekleri, azınlık haklarını, açılımları, dış politikayı hepsini bir yana bırakalım. Liderlere bakalım. Çünkü seçmen öyle yapacak ve sonuçta yine kendisine benzeyeni iktidar yapmak isteyecek.

'Kendi mahallemizden çıkan, bizden biri olan Erdoğan atık çok güçlendi, fazla ilerledi. Artık o bizden olsa da onu çekemiyoruz bir şekilde. Çünkü çok farklılaştık ve bizler de insanız. Biz güçsüz kaldık, bizim gibi güçsüz bir lider istiyoruz.

Yine ve yeniden hakettiğimiz gibi yönetilmek istiyoruz.
Daha iyi olmayacağını bilsek de...'

***

İktidar olacak mı bilmiyorum ama işte bu yüzden çok oy alacak Kılıçdaroğlu...

Muhafazakar kesimi bekleyen vicdan testi

Kılıçdaroğlu'nun iktidara gelme ihtimali muhafazakar kesimi tedirgin ediyor.

Muhafazakar kesimin iktidara gelmesi CHP'lileri kendi dünyalarında yarattıkları 'şeriat tehlikesi' nedeniyle kaygılandırıyordu.

Muhafazakar kesim şimdi Baykal'ın değil de Kılıçdaroğlu'nun CHP'si iktidara gelirse 'darbe tehlikesi' hissedecek mi?
'Şeriatçılar iktidara geldi' yalanı gibi 'Ergenekoncular iktidara geldi' yaftaları da sahneye çıkacak mı?
Başörtülülerin hakları iade edilirse, AKP'nin kapatılmaktan korktuğu için yapamadıklarının CHP yaparsa Baykal'ın açılım sürecinde yaptığı gibi anlamsız sertlikte muhalefet mi gelecek, yoksa hakedilen alkış mı tutulacak?

Kısacası 'iktidar olunca acımasızca ve intikam salyalarıyla ezmeye başlayan muhafazakar kesim', Kılıçdaroğlu iktidara gelip de muhalefete düşünce vicdanlarını mı dinleyecek yoksa insafsızlığa devam mı edecek?
İşte bu sınav onları bekliyor olacak.

18 Mayıs 2010 Salı

Kemal Kılıçdaroğlu

Söylenenler doğru mu bilmiyorum ama söylenene göre Kılıçdaroğlu %100 Tuncelili, %100 Alevi, %50 Kürt. Bu 'zenginlik'lerine şunları ekleyebiliriz:

%100 Cumhuriyetin yıkılmasına karşı
%100 Cumhuriyetin evrimleşmesine taraf
%0 Cumhuriyet dönemi katliamlarının savunucusu

%50 statükocu - %50 yenilikçi
%0 emanetçi

%38 İstanbul Belediye Başkanı

%100 dürüst
%çok varoşların fakirliğin dilinden anlayabilecek birisi

Sosyal demokrasiden yana, genç, dinamik ve Ecevit bir insan.

Aslında Türkiye'de ortak aklın bir temsilcisi.

Başörtülülere, Kürtlere, Alevilere haklarını reklam etmeden teslim edebilecek, bunu yaptığında 'eyvah ülke elen gidiyor' dedirtmeyecek birisi. AKP'nin toplumun üzerine yapıştırdığı muhafazakarlaşma dayatmalarını da söküp atarsa toplumsal mutabakatı yakalamaya çok yakın.

Türkiye hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda olmadan çağa ayak uydurabilir.

CHP MYK'sını 24 saatte sözünden döndürdü. CHP içindeki Ergenekon'u 24 saatte yıktı. Şimdi tek yapması gereken partiyi eski sosyal demokrat çizgisine döndürmek.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Baykal darbeyle devrildi

Ertuğrul Özkök - Hürriyet

EĞER dürüst birer insansak.

Eğer ülkemize gerçekten demokrasinin yerleşmesini istiyorsak.

Eğer çifte standardın karanlık gölgesinde siyaset yapmayı reddediyorsak.
Eğer samimiysek.
Eğer Ergenekon’da yapılan yargılamaların Türkiye’de darbe geleneğini kaldıracağına samimiyetle inanıyorsak.
Eğer gerçekten böyle bir insansak.
Baykal olayının da adını tam olarak koymalıyız.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ana muhalefet partisi genel başkanı, referanduma 2 ay, seçime 1 yıl kala, karanlık bir siyasi darbe ile devrilmiştir.
Bunun adı “darbe”dir.
Karanlık bir güç bir plan yapmış, bu planı uygulamaya koymuştur.
Öyleyse ne yapmalıyız?
Ergenekon darbe planları konusunda ne yapılıyorsa onu yapmak.
* * *
Bakın bu ülkede “Balyoz” adı altında bir olay aylardan beri manşetlerden düşmüyor.
Birtakım emekli askerler, muvazzaf subaylar gözaltına alındı, sorgulandı.
“Balyoz” olayı nedir?
2002 yılında hazırlandığı, sadece iddia edilen “mutasavver” bir darbe planı.
Aradan geçen 8 yılda gerçekleşememiş, yani atıl kalmış bir şeyden söz etmiyoruz.
Söz konusu olan “mutasavver” bir darbe değil, eyleme geçip, başarıya ulaşmış bir darbedir.
Ana muhalefet partisi genel başkanı darbe ile devrilmiştir.
Deniz Baykal Zincirbozan’dan beter bir yere gönderilmiştir.
Yapan kim?
Devlet mi, cemaat mi, gizli güçler mi, kendi partisinden biri mi? Hiç önemli değil.
Yapan kimse, darbecidir.
Demek ki bu ülkede yargılananların dışında da bir “Ergenekon” var.
Yatak odalarına musallat olmuş bir darbe çetesi, seçimle işbaşına gelmiş bir lideri devirebiliyor.
Kimse bunu kendi mezhebine uygun komplo teorileri ile geçiştirmeye kalkışmamalı.
Kim ki, demokrasiyi sadece kendi için değil, herkes için istiyor; işte samimiyet sınavı...
İşte turnusol kâğıdı.
Biz sadece, “bizimkileri deviren” darbecilere mi karşıyız?
Yoksa kimden gelirse gelsin, kime karşı yapılırsa yapılsın her darbeye mi?
* * *
Ama, bugüne kadar yapıldığı gibi AK Partili bakana yumruk atıldığında emniyet müdürünü görevden alır; BDP’li milletvekilline yumruk atıldığında o ilin emniyet müdürünü derhal uzaklaştırır; Baykal’a saldırıldığında ise o ilin emniyet müdürünün sırtı sıvazlanırsa; Başbakan’ın telefonu kanunsuz yoldan dinlendiğinde onu yayınlayanı hapse atıp “Ergenekoncu” muamelesi yaparken; başka insanlara ait her türlü kanunsuz dinleme, röntgenleme konusunda üç maymun oynanırsa; yani “Herkesin darbecisi kendine” lakaytlığı siyasetin şiarı haline getirilirse; kimse bana demokratlığından, liberalliğinden, sivilliğinden söz etmesin.
Bakın bir daha tekrarlıyorum.
Bu ülkenin ana muhalefet partisi genel başkanı bir darbeyle devrilmiştir.
Mutasavver bir darbe değil, gerçekleşmiş bir darbe ile...
Ülkenin başbakanı “milli iradeyse” ana muhalefet partisi genel başkanı da “milli iradedir”.
Ve milli irade konusunda kimse kendi ahlakına, kendi mezhebine göre “ehliyet verme” hakkına sahip değildir.

Ahmet Altan suçluyu bulmuş bile...

Ahmet Altan - Taraf - 11 Mayıs 2010

Bence, “ülkenin gizli iktidarı” çıkmaza girdi, kıvranıyor, kıvranırken de her şeyi deniyor kurtulabilmek için, hatta Baykal gibi en sağlam adamını bile harcayabiliyor.

Baykallı da Baykalsız da “gizli iktidar” varlığını sürdüremez.

“Eski devlet” çatırdıyor.

Baykal, bu çatırtının kurbanı.

Öyle gözüküyor ki “eski devlet”, batarken “kayığı” kurtarmak için eline geçen her şeyi fırlatıp atacak, daha epeyce kurban verecek.

29 Nisan 2010 Perşembe

Can Dündar

Atatürk benim için o kadar büyük bir tabuydu ki Sarı Zeybek Belgeseli nedeniyle kendisiyle özleştirdiğim Can Dündar'ın köşe yazısı yazıp günlük konularda kelam etmesi bana ters gelmişti. Can Dündar Atatürk'ten bahsetmeliydi.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Ufuk Uras

Bugün Meclis'in en entel (ve aydın) milletvekili, Meclis'in en milliyetçi partisinden siyaset yapıyor. Bu çelişkiyi not düşmek lazım.

18 Nisan 2010 Pazar

Hepimiz Ahmet Türk'üz

İçinde bir kere 'Ahmet' demek zorunda kalsak da bir kere olsun 'Hepimiz Türküz' diyebiliyor ve bunun için faşist adledilmiyoruz. Buna da şükür.

Sağduyu

Aydınların sınıfta kaldıkları ders sağduyu dersi. Farklılıklara tahammülü pompalarken, kendisi gibi düşünmeyenlere de tahammülü unutmamaları gerekiyor.

30 Mart 2010 Salı

Tayyip bu sever de döver de...

Tayyip Erdoğan'ın 'Ermeni soykırımı vardır diyen tasarılar' ve kaçak Ermeni işçiler hakkında yaptığı açıklamalar aydınların Erdoğan'dan soğumasına yetti. Erdoğan'a karşı bu konuda çok net tavır alan aydınlar, 'doğru gördüklerimi de yazmaya devam ediyorum, ben CHP gibi iyi yaptığını gördüğüme de kötü demem' endişesi içerisinde gelişmeleri doğruluk süzgeçlerinden geçirerek yazmaya devam ediyorlar.

(Burada da ideolojik kesimlerin kendilerine liboş demesine yol açan ama aslında gerçekten doğru bildiğine inandığın ve kullanılmadığın sürece aslında utanılması değil övünülmesi gereken bir tavır sergiliyorlar.)

Erdoğan'ın aydınsızlaşması veya (varsa aldığı) Ermeni oylarını kaybetmesi önümüzdeki referandum ve seçim süreçleri öncesinde AKP'nin çekineceği ve hatta çekinmesi gereken bir konu değil.

Çünkü halkımızın asıl sevdiği başbakan portresi bu.

Önemli olan kazara da olsa, Erdoğan bu açıklamaları istemeden de isteyerek de yapmış olsa, insanımızın içine işlemiş olan ve bu açıklamalarla pekişen 'hem seven hem döven' lider portresi. 'Kızdırmasınlar başbakanımı ha. Akıllı olanlar açılımlardan nasiplenir, onlara sahip çıkılır. Akıllı olmayanlara da böyle kapı gösterilir' dedi iç sesler.

Burada aydınlar (demokrasiciler) toplumsal dönüşüm ve demokratikleşme istiyorlarsa bunu önce zihinlerde gerçekleştirmeleri gerektiğini daha iyi anlamışlardır. Lafta demokratlık işte böyle tehcir tehditlerinden geri döner. O güvenilen halk, bu anti demokrat tavrı benimser. Gidecek yer - tutunacak dal bırakmaz insanda...

Özgürlük anlayışı...

Der Spiegel: “İstanbul havaalanında ziyaretçileri her türlü içkinin bulunduğu duty-free karşılıyor, ancak Alanya’da bir sahilde erkeklerle kadınlar ayrı yerlerden denize giriyor!”

Tayyip Erdoğan: “Havaalanına geldiğinizde gördüğünüz, özgürlüğün güzel bir ifadesi. Alanya hakkında söylediğinizi ilk kez duyuyorum. Ancak doğruysa bu da özgürlüğün güzel bir örneği. Bu otelin sahibi ve misafirleri, saygı duymamız gereken bir haktan istifade ediyor.”

29 Mart 2010 Pazartesi

Kuşatılmış Kimlik

Açılımlar çerçevesinde 'Fırsatını Bulmuşken Türk Kimliğini ve Türk Olmayı Aşağılama Şenliği' devam ediyor. Bu şenlik çerçevesinde düzenlenecek panellerde tartışmaya açılması beklenen konular şu şekilde:

*'Ölürüm Türkiyem' şarkısının, 'Öldürdün Türkiyem' olarak değiştirilmesi.
*Arabesk müziğin adının Kürt Sanat Müziği olarak değiştirilmesi.
*Türkü kelimesinin Türkiyelü kelimesi ile değiştirilmesi.
*Sevilen sanatçıların soyağacının incelenmesive Türk olmadığının ortaya çıkarılması.
*'Tarihimizle yüzleşelim' etkinlikleri kapsamında 'Hepimiz barbarız' yürüyüşü düzenlenmesi.
*Andımızın 'Kendimi Türk sanıyordum ama öyle bir ırk yokmuş. Türkler Asya'da kalmış ve Çinli olmuş. Ama yine de doğruyum ve çalışkanım.' olarak değiştirilmesi.
*'Atatürk ileri görüşlüdür, kesin bu olacakları öngörmüştür' fikrinden yola çıkarak PKK'nın ortaya çıkmasındaki payı nedeniyle Atatürk'ün yargılanmasının tartışmaya açılması.

Önemli not: Bu yazıdaki herşey tamamen uydurmadır.

23 Mart 2010 Salı

Üniformalı özgürlük

Ülkedeki hal ve vaziyet bana şunu düşündürüyor:

Herkes özgürlükçü olmalı.
Herkes 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi'ni istemeli.
Ama aslında gerçekten ne düşündüğünü söylememeli.
Söylerse, dedikleri 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi'ne aykırı bulunmalı.
Sadece 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi' dayatılmalı.
Bu düşünce dışındaki düşünceleri söyleyenler bu düşünceye muhalefet etmekten cezalandırılmalı.

Herkes herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesini istesin.
Ama başka bir düşünce dile getirmesin.
Şşşt.
Sessizlik.

19 Mart 2010 Cuma

Haydi demokratlar askere...

Aslında ben demokratlara 'demokrasiciler' demeyi daha doğru buluyorum. Realitelere bakmadan mutlak demokrasiden yana tavır koymak bence demokratlık değil demokrasicilik oluyor.

Herhangi bir fikre, demokratlık fikri de dahil, körü körüne bağlı olmanın insanın dünya görüşünü daralttığını, olan biteni iyi okumasını engellendiğini düşünüyorum.

Bu okuma sakatlığına verilebilecek en basit örneğin askerlik olduğunu düşünüyorum. Bu örnek çerçevesinde bir fikri yolculuğa çıkalım:

Malesef Dünya güvenli bir yer değil ve Türkiye ne kadar demokrat olursa olsun güçlü bir ordu barındırmak ve beslemek zorunda. Bu işin realite kısmı.

Demokrasicilerde ise tüm darbelerin sorumlusu ve statükonun ana temcilsici olduğuna inandıkları askere karşıtlık almış başını yürümüş. Askerin mevkisinin ve etkisinin güçsüzleşmesini istiyorlar. Herkes demokrasici fikri benimserse Türkiye demokrasiyi özümseyecek ve asker ait olduğu kışlasına tıkılacak. Bu da işin fikri kısmı.

O zaman sormak lazım herkesin körü körüne demokrat olduğu bir Türkiye'de kim askere gidecek? Bu ordu kimlerden oluşacak?

Hadi orduya gittik. Kim komutan olacak? Kim paşa olacak? Kim Genelkurmay Başkanı olacak?

Askerlik şaka değil. Askerlik demek silah demek, bomba demek, savaş planı demek ve en nihayetinde gerektiğinde öldürmek demek. Kim silah tutacak? Kim bomba atacak? Kim savaş planı yapacak? Kim insan öldürecek?

Herkes demokrasici olursa kim çıkacak ortaya ve bu lanet görevleri üstlenecek? Ve sonunda kim Türkiye'yi güvenli kılacak?. Bu da realite ile fikrin uyuşmadığı kısım.

Siyasi görüş kayganlığı

MHP adı üstünde milliyetçi bir parti. Açılım MHP'nin milliyetçiliğini çok da değiştirmedi ancak orta sağ oylara talip olmaya başlayan partinin açılım sonrası sağ uçtaki pozisyonuna geri döndüğünü söylemek mümkün.

CHP sol orijinli bir parti ancak açılım ve Ergenekon sonrasında statükodan yana tavır koyarak kendisini ulusalcı çizgiye attılar. Bugün CHP'nin İP'nin olduğu çizgide olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

BDP milliyetçi bir parti. Zamanında özgürlükçü ve eşitlikçi sol akımlarda vücut bulmaya çalışan Kürt oyları kendi çatıları altında Kürt milliyetçisi oylar haline geldiler.

MHP, CHP ve BDP'den sonra kendisini milliyetçi çizgiye atan son parti de AKP oldu. Komik ama gerçek toleransları arttırmaya yönelik amaçlar taşıyan Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi sonunda AKP'yi de milliyetçi yaptı.

Yargı tarafından yolu kesilen ve ne yaparsa yapsın askeri kalıbına sokamayan AKP, seçim öncesinde statükodan intikamını alamadı. Buna zamanı ve becerisi yetmedi.

Habur görüntülerinin taban üzerindeki şoku da devam edince AKP'yi bir oy kaybı endişesi sardı. Bu endişe ile milliyetçi muhafazakar tabana kardeşçe sinyaller gönderildi. Seçim öncesinde açılım hataları unutturulmaya çalışılarak oy peşine düşüldü.

Sonuç olarak toplum olarak bir açılım lafı herkesi milliyetçi yapmaya yetti. Aynı açılım herkesi demokrat ve milliyetçi duygulardan arındırılmış yapmaya da yetebilirdi. İki ihtimal de sürecin başka türlü yönetilmesi ile gerçekleşebilirdi.

Burada asıl önemsenmesi gerekenin tüm partilerin milliyetçi çizgiye yakınlaşması, halk olarak milliyetçi duyguların kabarması falan değil.

Önemsenmesi gereken konunun toplumdaki siyasi görüş kayganlığı olduğunu düşünüyorum.

Bu öyle bir kayganlık ki iyiye kullanılmasının engellenmediği bir dönemde Türkiye'nin gerçek hoşgörüsünü ortaya çıkaraktır...

Tüm Ermenilere vatandaşlık versek

Fatih Altaylı - Habertürk

BAŞBAKAN'ın "100 bin Ermeni'yi geri yollarız" sözü, talihsiz beyanlarından biri olarak tarihteki yerini aldı.
Bu beyan birkaç açıdan talihsiz.
Birincisi, bir ülkede yasadışı olarak yaşayan göçmenlere, en üst düzeyde göz yumulduğunu açıklamak, bir hukuk devletinde söylenebilecek sözlerden değil.
Bu bir fiili durum olabilir ama bunu yetkili ağızlar koz olarak kullanmazlar.
Dahası, bu sözü tam olarak algılayamayan pek çok kişi, Türk vatandaşı Ermenilerin Türkiye'den yollanacağı şeklinde bir algı içine girdi ki, bu İttihat ve Terakki dönemini hatırlatıyor.
Ve beteri, siyasetle uzaktan yakından ilişkisi olmayan zavallı insanlar üzerinden uluslararası siyaset yapmak, Türkiye gibi bir ülkenin, Erdoğan gibi bu kesimleri yakından tanıyan bir Başbakan'ın yapacağı iş değil.
Başbakan Erdoğan eğer Ermenistan yönetimine ve Ermenistan yönetimini yöneten diasporaya bir mesaj vermek, onların çekineceği bir şey söylemek istiyorsa yapması gereken, "Türkiye'de yasadışı olarak bulunan Emenileri ülkelerine geri yollarız" demek olmamalı.
Bence Türkiye'nin burada çok daha etkili bir silahı olabilirdi.
Ermenistan yönetimini ve diasporayı dize getirmenin yolu "Ermenileri" yollamak değildir.
Tam aksine, bu onların aradığı, istediği bir şeydir.
Başbakan Erdoğan'ın verebileceği en etkili mesaj tam tersidir.
Erdoğan çıkıp, "Bizim Ermenilerle hiçbir sorunumuz yok" ve "Ermenistan'da yaşayan tüm Ermenilere sesleniyorum. Türkiye de onların vatanıdır. İsteyen tüm Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vermeye hazırız. İstiyorlarsa burası onların da ülkesidir" dese, bakın bakalım Ermenistan'da kaç kişi kalır, kaçı gelip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçer.
Diasporayı da, Ermenistan yönetimini de korkutacak olan budur.
"Geri yollarız" tehdidi değil.
Bugün bir ülke, "Vatandaşlarınızı geri yollarız" dese, biz bunu tehdit olarak görür müyüz?

14 Mart 2010 Pazar

Say bakalım Öcalan

'Sayın Öcalan' diretmelerini anlamakta sıkıntı çektiğimi itiraf etmem gerekiyor.

BDP milletvekilleri düzenledikleri bütün basın toplantıları, kongre vb organizasyonlarda ’Sayın Öcalanı serbest bırakın’, ’Sayın Öcalanın koşullarını iyileştirin’ gibisinden ifadelerle Öcalana ’sayın’ diyemezsin diyen mahkeme kararlarına muhalefetlerini devam ettiriyorlar.

Hem Öcalan’ın sesi oluyorlar, hem de partilerinin bu nedenle kapatılabileceğini bile bile tabanlarına parti üzerindeki Öcalan gölgesini hissettiriyorlar. Öcalancı kitlenin desteğini almaya çalışıyorlar. Destek vermeyen Kürtlere de PKK vesayteinden çıkamayacakları korkusunu yaşatmaya çalışıyorlar.

Buraya kadar hadi neyse diyelim. Ortada hapiste bir lider var. Ona inanan bir halk kesimi var. Inandırılmaya diretilen bir halk kesimi var. Siyasi rant var. Iktidar hevesi var. Maydan okuma var. Intikam var. Neyse işte var oğlu var. Tamam buraya kadar anladık.

Ama ilk söylediğime geri dönersem bu ’sayın’ diretmesini anlamakta sıkıntı çekiyorum.

Bunun iki nedeni var.

İlki Kürt siyasetçilerin Öcalan ve PKK’nın kendi hareket alanlarını daralttigini anlamamalari. Bugün bu kesim Türkiye Kürtlerinin sadece üçte birinin oyunu alabiliyor ve bu üçte bire dahi ulaşırken baskı unsurlarını kullanıyor. Öcalan ve PKK’ya saplanıp kalmasalar hak ve eşitlik mücadelelerinde daha kolay, daha hızlı yol alabieceklerinin farkına varmak istemiyorlar. Kendi statükolarına, kendi vesayetçilerine saplanıp kalarak halklarına haksızlık ediyorlar.

İkinci nedeni ise bir lider olarak Öcalan’ın basiretsizliklerle dolu bir geçmişinin olması. Bir lider düşünün ki her zaman önce ben diyor halkım demiyor, kendi hakları için savaşıyor halkının hakları için savaşmıyor. Bir kere bile günlük keyfini bozabilecek bir açlık grevine dahi gitmiyor. PKK’nın operasyonlarını bizzat yönettiği yıllarda ön saflarda değil. Kendi halkını haraca bağlıyor, gençlerini ölüme itiyor, savaştığı ülkenin derin devleti ile bağlantılar kuruyor.

Sayın değil de ’say bakalım Öcalan’ demek lazım aslında. Say bakalım bu siyasetçiler ne oluyor da senin vesayetinden çıkma cesareti gösteremiyorlar. Ne oluyor da halkına zülum etmekte sakınca görmüyorsun. Say bakalım neler yaptın nasıl bu durumlara geldik...

Artık sen de geçmişinle hesaplaş ve kirli temiz çamaşırlarını dök ortaya.

Amerika’yı, Irak’ı, Iran’ı, Suriye’yi, Yunanistan’ı, İtalya’yı, Fransa’yı, Türkiye’yi, Ergenekon’u, uyuşturucuyu, silahı, haracı, kara parayı anlat artık. Bize anlatmiyorsan kendi halkina anlat. O zaman karar verelim sana sayın diyenlerin haklılık payı var mı yok mu... O zaman bakalim halkin sana sayin demeye devam edecek mi etmeyecek mi?

Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş

ABD’de Ermeni Soykırımı yasa tasarısı onaylandı. İsveç Parlamentosu ’soykırım’ı yasalaştırdı. Sırada İngiltere’nin olduğu söyleniyor. Erdoğan İngiltere’nin benzeri bir yasayı çıkarmasını engellemek için İngiltere turuna çıkacak.

Gerek ABD’de gerekse İsveç’te ’soykırım’ın yasalaşmasının nedeni bu ülkelerin Türkiye’nin inkar politikası ile hesaplaşması, ileride benzeri soykırımları yapmaktan alıkoyulması, soykırım mağdurlarının maddi kazanımlarla acılarının hafifletilmesi falan değil. Yasaların nedeni tamamen bu ülkelerin iç politikalarındaki oy avcılığı. Gerek Obama’nın iktidara gelirken diaspora yandaşlarına verdiği sözler, gerekse İsveç’teki sosyal demokratların İsveç’te yaşayan Türkiyeli azınlıkların oylarına talip olması bu sonuçları doğurdu. Bir başka açıdan bakarsak da topraklarından edilen, ya da topraklarından edildikleri iddiası ile bu ülkelere iltica eden azınlık halklar orada kurdukları düzen sayesinde ’anavatan’ları ile hesaplaştılar.

Yalnız bu ’hesaplaşma’nın bu tarihlere denk gelmesini tesadüfi bulmuyorum. Yabancı ülkelerdeki Türkiye karşıtı organizasyonlar intikam çığlıklarınını onyıllardır atıyorlar ancak hiçbir türlü karşılık bulamıyorlardı.

Ne zaman Türkiye dış politikadaki icraatları ile bölgesel güç olma hedefinde ilerledi, o zaman bu tasarılar onaylandı. Buradaki durum ’Türkiye’de icraatın peşinde koşan iktidar cezalandırılır’ ’icraat yapacağına akışına bırak, gerekenleri gör, gerekmeyenleri görme, yeniliklerin peşinden koşma’ diyen, bunu direten statükonun boşuna konuşmadığının bir göstergesi oldu.

ABD ve İsveç bu yasaları (veya tasarıları) geçirerek statükoya hizmet ettiler. Gerek dış politikada güçlenen bir ülkeyi güçsüzleştirerek kendilerine en azından bölgesel anlamda bir rakip oluşmasını engellemek istediler. Gerekse ülke politikasını açılımlarla destekleyerek kademe atlamaya çalışan bir ülkeyi yolda bırakıp, o ülkedeki statükonun da ekmeğine yağ sürdüler.

Bence resim bu kadar net, bu kadar basit, hatta bu kadar sığ.

Ne zaman ki icraat başladı, ilerleme başladı, değişim başladı, o zaman statüko devreye girdi.

Bundan önceki iktidarların daha olumlu dış politikaları sayesinde soykırım yasalarını engellemiş olabildiklerine inanabiliyor musunuz? Koalisyon hükümetleri ile hareket edemeyen dış işleri, statükodan beselenen hükümetler daha mı başarılı idi de biz göremedik?

Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş.

8 Mart 2010 Pazartesi

Şansımız var ki sürücü polis çıktı!

Mehmet Y. Yılmaz - Hürriyet

BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç’ın makam aracı, önceki gün Ankara’da bir başka araç ile çarpıştı.

Gazetelerde okuduğum habere göre kazaya karışan diğer araç bir sivil polise ait.

Bülent Arınç’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve hep birlikte bir düşünelim istiyorum:
“Bu araç bir sivil polise değil de diyelim ki Merkez Komutanlığı’nda görevli bir subay ya da ast subaya ait olsaydı ne olurdu?”
Nasıl büyük bir gürültü çıkacağını kolayca tahmin edebilirsiniz.
Ortada ne ABD’nin Ermeni tasarısı kalırdı, ne yargı reformu!
Başta Arınç olmak üzere AKP sözcülerinin kazanın arkasında neyin yatmakta olduğu ile ilgili kuşkularını gazete manşetlerinde okur, televizyon haberlerinde izlerdik.
Yandaş medyada “kazanın ardındaki gerçekler” konulu bir dizi haber okurduk.
Savcılık geniş çaplı bir soruşturma başlatır, kazaya karışan askerin evinde ve kışladaki çalışma masasında aramalar yapılırdı.
Sürücü bir süre gözaltına alınır, herkes Genelkurmay Başkanı’ndan bir açıklama yapmasını talep ederdi.
Yani daha önce yargıcın otomobilini takip ettikleri kuşkusuyla yakalanan askeri aşçıların başına gelenler aynen tekrarlanırdı.
“Yahu bu sıradan bir trafik kazası da olabilir” demeye cesaret edecek olanlar Ergenekonculukla suçlanırdı.
Şansımız varmış ki sürücü polis çıktı! Hem Arınç’a hem de Türkiye’ye geçmiş olsun, büyük badire atlattık!

7 Mart 2010 Pazar

Soykırım soytarılığı...

Ermeni soykırımı tasarısı ABD Temsilciler Meclisi'nden 23'e 22'yle geçti ve tasarı kabul edildi. Burada resmi olarak 1915 olaylarının soykırım adı altında yaşanmadığını reddediyoruz. Ülke olarak bu tasarının geçmemesi için imkanlarımızı seferber ettik. Gül telefon etti. Bir çok dış ilişkiler uzmanımız gidip bizzat Washington'da kongre üyelerine lobi yaptılar. Sonunda oturumun Yahudi liderinin çabaları sonucunda 22-20 Hayır önde giderken kulislerdeki 3 milletvekili kollarından tutulup getirildi ve 23'e 22 Evet şeklinde sonuçlandı.

Bu tasarının geçip geçmeyeceği tarhisel gerçeklere değil de tamamen milletvekillerinin o günkü halet-i ruhiyelerine, Türkiye - İsrail ilişkilerine ve bunun Yahudi oturum liderini etkilemesine, Obama'nın iktidara gelebilmek için oy isterken verdiği sözlere bağlı ise orada aslında mevzubahis olan tarihi gerçekler değil günlük siyaset ve uluşlararası ilişkilerdir.

Eurovision'da nasıl uluslararası siyasetle birinci olunuyorsa tasarı oylamasında da aynı şekilde netice aranıyor. E durum böyle olunca da biz de halk olarak oturumu Eurovision izlermiş gibi izliyoruz. İdare olarak da tasarının geçmemesi için kulis yapıyoruz. Sonunda tarihi gerçeklerin ortaya çıkması değil, ekonomik yükümlülükler doğurabilecek, halkımızın cebinden çıkacak bir ekonomik bedelleri olan dış ilişkiler siyasetinden bahsediyoruz. Yalnızca çıkarlarımızı korumaya çalışıyoruz.

Burada durup soykırım yasalaşsın, tarihimizle hesaplaşalım demek 1915'te yaşanan bir takım olayların bedellerini 100 yıl sonra o topraklarda yaşayanlar ceplerinden ödesin demek. Bu biraz kerizlik olmuyor mu?..

Dünya soykırımların soykırımın tarafı olmayan meclislerde tartışılıp, karara bağlanıp, buna göre bunun bedelinin ekonomik olarak o topraklarda kalanlara ödetildiği soytarı bir yer olmasın. Tüm dünyadan tarihçilerin eşit söz hakkına sahip olduğu adaletli komisyonlar kurulsun. Dünyanın sicili temizlensin. Karara bağlansın.

Sonra tüm insanlık olarak içimiz rahat alnımız açık başlayalım kardeşleşmeye. Globalleşmeye...

4 Mart 2010 Perşembe

Tasfiyeye doğru...

Açılımın başlaması ile heyecanlanan DTP-Öcalan-Kandil üçgeni açılımın belli bir evresinde sert bir ağız değişikliği yaparak açılıma şiddetle karşı çıkmaya başlamıştı. Daha önce gazetelere röportajlar veren Karayılan'dan, olumlu mesajlar göndermeye çalışan Öcalan'dan, 'Başbakan'la görüşelim açılımı yapalım bizi muhattap alın' diyen DTP'den bir anda keskin bir dönüş gelmişti.

Bu üç güç de aynı olaylara işaret ediyor, eften püften nedenler öne sürerek sokaklarda çocuklara polislerin taşlatıldığı eylemlerin düğmesine basıyorlardı. Buna gerekçe olarak söyledikleri tek bir neden vardı: 'Açılımın asıl amacı demokratikleşme değil, PKK'nın tasfiyesidir.' O tarihte nereden bu sonuca vardıkları kamuoyu tarafından anlaşılamamıştı.

Sokak eylemlerinin kesilmesi ise KCK Gözaltıları'nın sonrasına denk geliyor. KCK Gözaltıları demokratik açılımın kendi kendini baltaladığı bir süreç olarak nitelendirilmişti. Gözaltılar sonucunda bölge halkı açılıma olan inancını tamamen kaybetti ve hali hazırda sürünmekte olan açılım fiilen de sona erdi. Gözlatılardan bu yana ortalığın çok daha sakin olduğunu, terör eylemlerinin gerçekleşmediğini ve Öcalan'ın siyaset yapma heveslisi demeçlerinin kesildiğini söyleyebiliriz.

Daha sonra önce İtalya sonra Belçika'da gerçekleştirilen operasyonlarla PKK'nın Avrupa organizasyonu da dağılma noktasına getirildi. Televizyon ve radyoları kapandı.

Açılımda Kandil'den döneceği düşünülenler KCK operasyonları ile kesildi. Avrupa'dan döneceği düşünülenler ise Belçika'nın operasyonları ile dönmek bir yana orada terör örgütü listesine girme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Türkiye'ye dönüşleri hapishane sevki şeklinde bile olabilir.

Tüm bu olanlar AK Parti'nin açılım politikasının başta belirlenen amaca uygun olarak ama çok daha başka yollarla PKK'nın tasfiyesine yol açabileceğini söylemek mümkün. Bunun baştan hesaplanıp hesaplanmadığını ise bilmek pek mümkün değil.

Askeri Vesayet Sona Ermiştir #4 ve #5

Kadri Gürsel - Milliyet Gazetesi

Türkiye için en iyi sonuç, bu güç mücadelesinin mağlubunun asker olması, ancak karşı tarafın kendisini galip gibi hissetmemesidir.
AKP ve onun otoriter eğilimli liderinin, üste çıktı diye sınırsız güç elde etme hevesine kapılmaması gerekiyor...
Bu bağlamda AKP iktidarıyla ittifak ilişkisi içindeki “liberaller”den gerçek ve samimi olanlarına büyük bir görev düştüğü kanaatindeyim.
Madem normalleşiyoruz, yani “asker ve nüfuzu” siyasetten tasfiye ediliyor, liberallerin de artık AKP iktidarıyla bu ilişkilerini gözden geçirip “normalleştirmeleri” gerekmiyor mu?
AKP’yle aralarına normal bir mesafe koysalar daha iyi olmaz mı?
İktidarla yakın temas, bunlardan bazılarının zaman içinde bağımsız entelektüel kişiliklerini yitirmelerine neden oldu... Kimileri tamamen angaje olup AKP’cileşti... İktidara, maddi çıkar ilişkisiyle de perçinlendiler.
Sözüm böylelerine değil.
Türkiye ne kadar değişirse değişsin, AKP iktidarda kaldıkça onlar için bir “asker sorunu” varlığını hep güçlü biçimde sürdürecektir. Çünkü “asker sorunu” onların AKP’yle ittifakının meşru zeminini oluşturmaktadır.
Sözüm, AKP’yle ilişkilerini henüz normale dönemeyecek kadar derinleştirmemiş olanlara...
AKP’yi eleştirmenizin, bu partinin liderliğindeki otoriter eğilimleri gündeme getirmenizin zamanı artık gelmedi mi?


Gülay Göktürk'ün inisiyatifi ile hazırlanan ve benim de altına imza koyduğum Başbakan'a yönelik protesto metni, "önümüzde duranlar"ın en önemli başlangıçlarından biri. Ortada darbeci de, darbe de kalmadığına göre demokratik sorumluluğun, demokrasinin aktörlerinde daha kuvvetli tezahür etmesi lâzım. AK Parti hükümetlerine, başından beri darbecilere karşı destek verenler artık daha titiz ve seçici davranacaklar. Sandıktan çıkan iktidara demokrasinin verdiği gücün, sandıktan çıkanlar dışında rakibi kalmadı. O zaman daha fazla hukuk, daha fazla saygı ve daha fazla özgürlük talep edeceğiz. Ve daha çok eleştireceğiz. Darbeler tarihinin sona ermesi, AK Parti'nin elinde artık mazeret bırakmadı. Demek ki rejim tartışmaları içinde boğulan ülke sorunlarını, artık yüksek standartlı bir demokratik zeminde tartışacağız.

Mezarlar karanlıktır. Önümüz ise aydınlık. Karanlığı geride bıraktık. Önümüzde yapacak çok iş var.

Uyandı İbrahim

Akşam Gazetesi - Ahmet İnam

Uyandı İbrahim. Gün ışıyordu. Dışarıdan gelen gürültülerin nedenini anlamak için baktı pencereden: Gözlerine inanamadı. Sabahın köründe cadde tıklım tıklımdı. Herkeste alışılmadık bir telaş vardı. Bir yerlere doğru koşuşuyordu insanlar. Gördüğü insanların tümü üniformalıydı. Kimisi beyaz, kimisi mavi, kimisi kırmızı... Renk renk üniformaları içindeki insanların önlerinde yine üniformalı köpekleri vardı. Küçücük çocuklarına bile kendi renklerinden üniformalar giydirmişti anneler. Caddenin elektrik direklerinden birine bağlanmış büyük bir hoparlörden bağrış halinde bir ses yükseliyordu: 'Ey halkım! Demokrasi geliyor! Telaşa gerek yok. Açılıyoruz. Vesayet kalktı. Şimdi büyüklerimizin vasiyetini dinlemenin zamanıdır. Tarafsız kurumlarımıza güvenin. Artık sizin dedikleriniz olacak. Kimse tehdit edemeyecek sizi.' Bu arada uygun adım yürüyen bir üniformalı grubun önündeki üniformalı köpeklere gözü takıldı: Demokrasiye karşı çıkanları üniformalarından ve kokularından tanıyor, üzerlerine saldırıyorlardı. Sahipleri köpeklerin ardından bağırıyorlardı: 'Özgür olmayanları yakarız, yaşatmayız. Ya demokrasiyi sevecek ya ülkeyi terk edeceksiniz!' Paçasını köpeklere kaptıran yaşlıca biri, köpeklerin sahibine can havliyle soruyordu: 'Peki, nasıl demokrat, nasıl özgür olacağız?' Cevabı veren üniformalı biraz küçümseyerek şöyle diyordu: 'Şimdiye dek, siz özgür oldunuz, sıra bizde. Bizim gibi yaşar, bizim üniformalarımızı giyerseniz, özgür olursunuz.' 'Tamam, tamam' diyordu paçasını kaptıran, 'çekin artık üzerimden köpeklerinizi'. Köpekler, adamın paçasını bırakarak, en yakın medya kuruluşlarına gidiyorlardı. Demek diye düşündü İbrahim, 'insanlar böyle özgür oluyor. Özgür olanların ilk vazifesi özgür olmayanlara özgürlüğü dayatmaktı. Dayatılan özgürlükler ülkesine uyandım. Günaydın bana!'

***

Uyandı İbrahim. Sokağa çıktı. 'Üniformanı giy, üniformanı giy!' diye bağrıştı etrafındakiler. 'Neden?' 'Üniforması olmayanlar Himalayıcılar davasında yargılanıyor.' 'Ne davasıymış o?' 'Demokrasiye karşı çıkanların hadlerinin bildirildiği dava' 'Karşı çıkanların üniforması yok mu?' 'Var da, üniformasızları da özgürlükçü üniforması giymedi diye yargılıyorlar. Yargılanmamak için ya özgürlükçü üniforması giyeceksiniz ya da tımarhaneye gideceksiniz. Bir seçenek daha var, kanınız bozuk sayılacağı için kan tahliline. Bozuksa Himalaya ya da tımarhane. İbrahim gülümsedi. 'Bizim eve yakın, ben tımarhaneye gidiyorum' dedi.

26 Şubat 2010 Cuma

Madem ki doğrudan yanasın...

Recep Tayyip Erdoğan son açıklamalarında köşe yazarlarının susturulması istemini açıkça ifade etti. Şunları dedi:

"Öyle garip, öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki... Yani akla hayale gelmez şeyler. Ya siz bu ülkeye yardımcı mı olacakısınız, ortamı kızıştıranın gayreti içinde mi olacaksınız? Bir ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanın ve genelkurmay başkanıyla bir araya gelerek değerlendirmesi yanlış bir şey mi? Diğer kurumların başkanlarıyla bir araya gelmesi yanlış bir şey mi? Bu anayasayla cumhurbaşkanına verilmiş yetkiler, haklar. Bunu bile gazetelerin köşelerine garip garip yorumluyorlar.

O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hakim olamıyorum’ diyemezsin. Sen bunun sorumlususun, diyeceksin.

***

Üçlü görüşmeyi nasıl böyle yaparlar, genelkurmay başkanı oraya nasıl gidermiş, genelkurmay başkanının katıldığı toplantıya 'cumhurbaşkanı zirvesi' nasıl denir... Böyle saçma şeyler olur mu? Bunlar edebe ve adaba sığmaz. Herkes fikrini söylemekte serbesttir. Ama o insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki ‘Kusura bakma, bizim dükkanda sana yer yok’. Herkes vitrinine layık olanı koyar."

Bu açıklamalardan da çok iyi anlaşılıyor ki Başbakan'ın ifade özgürlüğü ve eleştirilerle arası pek iyi değil.

Demokrasi çığırtkanlarının (demokrasicilerin) şu anda hangi partiyi desteklediklerini çok merak ediyorum.

Türk miliyetçisi MHP'yi veya Kürt milliyetçisi BDP'yi desteklediklerine ihtimal vermek istemiyorum. Statükocu CHP baş düşmanları konumunda. Onları da geçtik. AKP ise bu ve benzeri ifadelerle demokrasiye inanmadığını, sadece işine geldiği sürece demokrasiden yana olduğunu pekala belli ediyor.

Belli ki AKP'nin tek derdi daha önceki mağduriyetleri (Erbakan hükümetinin istifaya zorlanması ve Gül'ün Cumhurbaşkanlığı öncesinde verilen muhtıra) ile hesaplaşma. Demokariscilerin onları destekliyor olmaları gerçek demokrat olmadıklarının, onların da aynı AKP'nin yaptığı gibi hedefe giden yolda her yolu mübah gördüklerinin açık bir göstergesi olacaktır.

Demokrasiciler halka ve demokrasiye inanıyorlar. Halkın temsilinin tam yansıması olması gerektiğini, yönetime üst merciler tarafından müdahele olmaması gerektiğini söylüyorlar. Onlara kalsa barajın tümden kalkmalası, halk ne diyorsa onun iktidarının devam etmesi gerekiyor.

Peki nasıl olyor da demokrasiciler halkın oylarının %90'ından fazlasının temsil edildiği bu mecliste kendileri ile aynı görüşü paylaşan bir parti bulamıyorlar? Ve buna rağmen daha fazla temsilden yanalar.

Bu durumda onların istediği demokrasinin de 'Atatürk'ün tepeden indirdiği demokrasi'den ne farkı kalıyor?

Hani halk istediği (hakettiği) gibi yönetilecekti?..

Ergenekon 'kanı bozuklara' karşı mı?

Nuray Mert - Radikal Gazetesi:

Bir ülkenin demokratikleşmesi için, tek tek her vatandaşın ‘kusursuz demokrat’ olması gerekmez. O nedenle, vaktiyle başörtüsü mücadelesi yapan kızlara, ‘madem bir özgürlük talep ediyorsunuz, diğer bütün özgürlük hareketlerine katılın, feminist dernekleri destekleyin’ dayatmalarını haksız bulmuştum. Kürtler için de benzer bir şey söylüyorum, Kürtlerin önceliklerinin kendileri için istedikleri kültürel haklar olması, demokratikleşme için illa bir zaaf olarak görülmemeli. İşçi, emekçiden, işadamlarının haklarını da savunmasını bekliyor muyuz?
O nedenle, ‘herkes kendine demokrat’ ithamını yaparken daha ince düşünmek gerektiğine inanırım. Her kesim ve talebin kendi öncelikleri etrafında hak ve özgürlük arayışı içine girmesiyle demokratik bir dinamik, atmosfer oluşabilir, siyasal sistemleri esnetebilir. Şahsen benim ve birçok demokratın, din ve vicdan özgürlüğü yönündeki talepleri de, Kürt meselesi etrafında oluşan muhalefeti de, demokratikleşme adına bir umut olarak görüp, destekleme nedenimiz budur.
Ancak, demokratikleşme, hak ve özgürlük arayışı içinde olan tüm taraf ve çevrelerin asgari bir demokrasi anlayışına sahip olması ile mümkün olur. Aksi takdirde, olay çatışma, çekişme ve düpedüz iktidarın el değiştirmesi sürecine dönüşür.
Halihazırda Türkiye’de olan budur.
Son Ergenekon dalgası, komutanların gözaltına alınması üzerine farklı yorumlar üzerine söylenecek hiçbir şeyim yok. Olayın tümü, bize yansıyan kısmıyla hiçbir şeyi doğru dürüst izah etmiyor, tam tersine daha da karanlık hale getiriyor. Bu Ergenekon dalgasının da yine, geçmişteki benzerlerini hatırlatır biçimde ve bu kez ‘Savcılar kavgası’ üzerine gelmesi, yaşadıklarımızın biz fanilerin çözebileceği şeyler olmadığına, çok bulanık bir tablonun varlığına işaret ediyor.
Ergenekon sürecini, asker sivil ilişkisinin normal demokratik sınırlar içine çekilmesi mücadelesi olarak görüp önemseyenleri anlarım. Ama bu heyetin, bu süreç içinde türlü çelişki ve haksızlıkları ısrarla görmezden gelmesini, bariz tuhaflıkları hiç sorun etmeden demokratikleşmeye yormalarını anlamam mümkün değil. Yine, bir yandan demokratikleşme derken, diğer yandan, Tekel işçilerinin eylemlerini bile Ergenekon ile bağlamaya çalışan, Soğuk savaş dönemi diliyle ‘ideolojik’, ‘PKK bağlantılı’ diye takdim edebilen bir siyasi ortamı mazur görmelerini anlamam da mümkün değil.
Ve nihayet, geldiğimiz noktada, bir iktidar milletvekilinin, (Ahmet Aydoğmuş- Çorum), bir toplantıda, ‘Bu iktidara karşı çıkanların kanlarını tahlile yollamak lazım. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir’ diye başlayıp aynı vehamette devam eden konuşması, tüm bu genel tablodan bağımsız, bir ‘istisna’ olarak görülemez. Tüm iktidar partisi mensuplarının aynı kafada olduğunu asla düşünmüyorum. Ancak, mevcut iktidarın içinden çıktığı düşünsel-siyasal gelenek, öteden beri ‘kanı bozukluğu’ sorun etmiş, birçok tarihi siyasal olayı bu çerçevede görmüş bir gelenektir. Bu siyasi geleneğin baş tacı ettiği Necip Fazıl, Meşrutiyet deneyimini doğrudan, Cumhuriyet’i dolaylı olarak, dönme-siyonist komplosu olarak okuyan biriydi. Bu milletvekilinin, mevcut asker-sivil çatışmasını Yeniçeri-devşirme terimleriyle izah etmesi de tesadüf ve istisnai bir olay değil. Bu yaygın ve sorunlu bir tarih okumasının tezahürü. Bu tarih okumasından kalkıp, Ergenekon’u ‘kanı bozukları tasfiye’ diye anlamak işten bile değil.
Demokratikleşeceğiz diye girişilen bir büyük iktidar davasında, işin içine bir de bu zihniyetin hortlaması girerse vay halimize. Ben, mevcut partinin İslamcı geçmişini, ona karşı bir baskı aracı olarak kullananlara hep karşı çıktım. Ancak bu zihniyet dünyasının sorunsuz olduğunu da hiç düşünmedim. Bence, insanlar bugün ne diyorlarsa onunla değerlendirilmelidir diye düşündüm.
Tam da bu nedenle, bugün söylediklerini, üsluplarını, uygulamalarını ve bunlar arasındaki uyuşmayı, ciddiye almaktan yanayım. Hele de, demokratikleşme adına tüm umutlarını bu siyasi heyete bağlayan geniş bir çevrenin olduğu bir ortamda, demokratikleşme diyen siyasi çevrenin zihniyet dünyasını ciddi biçimde sorgulamak ihtiyacı doğduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar kimseyi, gerçek zihniyetlerini gizlemekle itham etmedim, bu tür kuşkuculuğa sonuna kadar karşı çıktım. Şimdi gelinen yerde, ‘sarmısağı gelin etmişler kırk gün sonra kokusu çıkmış’ süprizi ile karşılaşmak istemem. Ama bu kötü sürprizlerin artmasının beni tedirgin ettiğini söylemek zorundayım.

25 Şubat 2010 Perşembe

Değişimin bedeli

Türkiye'de artık bir çok denge değişti. Bir çok konuda olmaz denilenler oldu. Dokunulmaz denilenlere dokunuldu. Ulaşılmaz denilenlere ulaşıldı.

Sonunda bu değişiklikler artık öyle bir noktaya geldi ki ne uygulayan sindirebiliyor, ne uygulanan sabredebiliyor.

Halk baş döndüren değişiklikleri takip edemez hale geldi.

Bilgi kirliliği o kadar büyük boyutlara ulaştı ki neler olup bittiğini anlamak için en az on gazetenin son on günkü baskılarını okumak ancak bir fikir verebilir insana. Herkes kendi işine geleni ön plana çıkartıyor, herkes diğerinin kuyusunu kazıyor.

Değişikliklerin olması, dengelerin değişecek olması bir yerlerde oluşacak boş koltuklar, rant mevkileri için iştahları kabartıyor. O mevkiler için kapışanlar agresifleşiyor, dikleşiyor ve kutuplaşıyor.

Bu kadar değişim, bu kadar yoğun gündemi bir halkın kaldırması mümkün değil. Artık bir yerde halk 'dur kardeşim. değişim iyi hoş da bana anlatmadan beni kaygılandırarak bir sürü iş yapıyorsun. ben bundan rahatsız olmaya başladım.' der. Bu da statükocuların işine yarar.

Değişim statükocuların işini bozar.
Haddinden fazla hızlı, halkın sindirebildiğinin ötesinde bir değişim ise yönü ne kadar doğru olursa olsun, değişimcilerin işini bozar.

Seçimlerde değişimin bedelini kimin ödeyeceğini değişimin kendisi değil hızı belirleyecektir...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Klasik bir Ergenekon savcılığı...

Radikal Gazetesi, Erzurum - Erzincan olaylarının bir özetini çıkarmış. Yazıdan klasik Ergenekon savcılığını gösteren, buram buram 'planting' kokan bir 'delil bulma' hikayesini buraya taşımakta fayda var:

Gölde bulunan silahlar

Bu gelişmeler yaşanırken 27 Ekim 2009 günü Erzincan Emniyeti’ne Çatalarmut köyü mevkiindeki Göyne Baraj Gölü’nde silah ve mühimmat olduğuna dair bir ihbar yapıldı. İddiaya göre ihbarı yapan kişi, İsmailağa cemaati soruşturmasının zanlılarından biriydi. Barajın bulunduğu yer, askerin yetki alanında olmasına karşın, Erzincan Emniyet Amirliği’ne mensup polisler, bizzat Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın nezaretinde aramalara başlamıştı.

Aramalarda gerçekten de silah ve mühimmat bulundu. 10 el bombası, 1 adet kimyasal el bombası, 3 adet el bombası fünyesi, 2 adet 40 milimetrelik bombaatar mühimmatı, 310 adet 5 milimetre uzunluğunda uzun namlulu silah fişeği, 5 adet Bixi silahına ait çelik çekirdekli yangın fişeği, 1 adet uçaksavar fişeği, 6 adet Commet aydınlatma fişeği, 1 adet renkli küçük sis kutusunun yanı sıra bir cep telefonu ile telefondan ayrı vaziyette bir de sim kartı ve hafıza kartı da bulundu. Göl sularının çekilmesiyle bulunduğu öne sürülen silah ve mühimmatı atanlar, her nedense kendilerine ulaşılacak bilgiyi barındıran “cep telefonu ve sim kartı da olay yerine atınca”, yapılan teknik inceleme sonucu zanlılara ulaşılmıştı.

16 Şubat 2010 Salı

15-18 yaşları arasındaki gençler de oy kullansın...

Şimdi yazıyı okumayı tam burada kesip başlığa tekrar bakalım. 5 saniye düşünelim bu öneri ile ilgili...

***

***

***

***

Aklımıza gelen ilk konulardan biri bunun mantıklı bir öneri olup olmadığı değil de, hangi partinin daha fazla genç nüfusu olduğu, bunun hangi partiye yarayacağı oldu değil mi?

Demekki neymiş?

Demokrasiyi tam sindirememişiz içimize...

Kürtler'den AKP'ye seçim cezası

AKP'nin tüm iktidarı döneminde en büyük hatası Kürt Açılımı sırasında Mahmur ve Kandil'den gelen 34 PKK'lının karşılanma törenleri oldu.

Törenlerde teröristlerin kahramanlaıştırılması, 'Abdullah Öcalan istedi diye geldik' demeleri ve ayaklarına kadar mahkeme getirilip bir an önce serbest bırakılmaları terörden büyük zararlar görmüş Türk halkının kalbinde derin yaralar açtı.

Hatasını anlayan AKP açılımı durdurdu ve olayı soğutmaya çalıştı.
Ancak teröristleri serbest bırakan AKP'nin güdümündeki polis teşkilatı, terör örgütü ile bağlantıları oldukları gerekçesi ile KCK operasyonlarını başlattı ve sivil siyaset yapan Kürtleri hapse atmaya başladı.
Belki de bu yolla açılımın aleyhlerine çeviren Kürt toplumunu cezalandırmak istedi.

KCK operasyonlarının mağduru eski DEP milletvekili Hatip Dicle ise son darbeyi vurdu ve seçim gününe kadar muhalefetin tepe tepe kullanacağı kozu verdi.

Dicle, KCK operasyonları kapsamında yargılanması esnasında Diyarbakır Mahkemesi Hakimi'ne şöyle dedi: “15 Ekim 2009 tarihinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk beraberindeki bir heyet ile birlikte İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı ziyaret etti. İçişleri Bakanı da bu heyete, 'Konuyla ilgileniyorum. Müsteşarımı Diyarbakır'a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı, geldikleri gibi geçecekler' dedi.”

Bu sözler de anlatıyor ki Kürt toplumunun DTP(BDP)-KCK-PKK himayesindeki kısmı da açılıma en az milliyetçi muhalefet kadar karşı.

Sonunda bu da oluyor.
Türk milliyetçisi ve Kemalist muhalefet ile Kürt milliyetçisi muhalefet açılıma karşı aynı safta yer alıyor.
AKP iktidarına son vermek için her türlü kozu kullanıyorlar.

13 Şubat 2010 Cumartesi

Askeri vesayet sona ermiştir... #3

Yeni Şafak Gazetesi - Ali Bayramoğlu: Özkök, Büyükanıt ve Başbuğ

Türk Silahlı Kuvvetleri açısından kritik bir anda İlker Başbuğ devreye girdi, ikinci aşamanın, siyasal değişim döneminin Genelkurmay Başkanı oldu. Ordunun değişimin nesnesi ve öznesi olmasının çapı büyümüş ve niteliği değişmişti. Askere yönelik sorgu, sual dönemi ve yargı süreci başlamıştı.

Başbuğ bu süreci yönetmekte ciddi sıkıntılar yaşadı. Dedik: Güne göre direnç politikasını devreye soktu, güne göre orduyu yeni duruma uyarlamaya gayret ettiğini ima etti.

Demilitarizasyon sürecini "yönetmekte" başarısız olduğu söylenemez... Bu yönetime günlük gelişmeler, çelişkiler, el kol yordamı ve zorunluluklar hâkim olsa da...

Sert ve kabul edilemez çıkışları oluyor...

Ancak madalyonun diğer yüzü de önemlidir.

Başbuğ'un Kürt sorununun varlığını ikrarı, darbe dönemlerinin sona erdiğini vurgulaması, ordu içi temizlik çabaları, siyasi iktidarla çatışmasız bir ilişki götürmesi, daha doğrusu bunları yapmak zorunda kalması önemlidir.

Askeri vesayet sona ermiştir... #2

Radikal Gazetesi - The Economist: Türkiye'de darbeler dönemi bitiyor:

Başbuğ engin kavrayışa sahip
Türk ordusu siyasete karışma bağımlılığından kurtulmaya başlıyorsa eğer, bu kısmen en tepedeki ismin çabaları sayesinde oluyor. Kürt isyanının zirvede olduğu 1990 başlarında sertliğiyle nam kazanan Başbuğ, en az diğerleri kadar sıkı bir laik. Fakat ordunun İslam’la yıldızının barışmadığı intibasının, popülaritesinin azalmasına katkıda bulunduğunun da farkında. Başbuğ ordunun rolüne dair bazı seleflerinden daha engin bir kavrayışa sahip. Edelman’a göre Başbuğ’un 1960 darbesi sırasında harp okulu talebesi olarak edindiği tecrübeler, onu siyasetinde ordunun yeri bulunmadığına inandırdı. Adı darbe iddialarının hiçbirine karışmadı. Bu tür teşebbüslerde bulunanları ayıklamakta kararlı olduğunu söylüyor. Şimdi emrindeki bazı askerler mesajı almış gibi görünüyor; sızdırılan darbe planı iddialarının birçoğunun arkasında onların olduğu söyleniyor. Balyoz haberini patlatan Taraf muhabiri Mehmet Baransu, “Bazıları meslektaşlarının ayağını kaydırmak istiyor, bazıları Gülenci, fakat birçoğu ordunun siyasetin dışında kalması gerektiğine inanan idealistler” diyor. Bu tür yaklaşımlar Türkiye’nin her tarafına yayılıyor.

1909’da Atatürk Jöntürk yoldaşlarına hitaben, “Ordudaki arkadaşlarımız artık siyasete bulaşmamalıdır. Bunun yerine bütün çabalarını orduyu güçlendirmeye yönlendirmelidir” demişti. Aradan 100 yılı aşkın bir süre geçti ve mesaj nihayet yerine ulaşıyor olabilir.

Herkes rol yapıyor...

Dinciler postmodern darbeden mağdur olunca demokrat oldular. Ordu karşıtı oldular. Ama içlerinden cihatın ana unsuru olan orduyu sevdiklerine eminim. Demokrasi, platonik aşkları şeriatın tam karşıtı. Ama iktidarlarını ellerinden alan güçlere karşı zaman onları demokrat yaptı çıktı.

Solcular milliyetçi ve militarist oldular. Yıllarca milliyetçiliğin karşıtı ve darbelerin mağduru olmuş bir kesim Atatürk'ün mirasına sahip çıkabilmek için söylemlerinde milliyetçi ve militarist değerlere saplandı kaldı. Ama bu durum onların zoruna gidiyor dersek çok da yanılmış olmayız.

Aydınlar dinci oldular. Yazılarında kendilerine taban bulabilmek için dindar kesimin mağduriyetini öne çıkarmaya, hadi onu anladık, dini değerleri yüceltmeye kalkıyorlar. Ama kendilerinin dinsizliğe daha yakın olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

(Aydınlığın genel bakış açısı insani refleksleri nötralize etmeyi olağan buluyor. Ama insanın insani refleksleri doğası gereği ve insan var oldukça refleksleri de var olacak. Bu da bir toplumun tamamının hiçbir zaman aydın olamayacağının açık bir göstergesi.)

Belki bir tek milliyetçiler aynı çizgide kaldılar. Ne değiştiler, ne de rol yapıyorlar. Bir ara merkez sağ olalıma heveslendiler ama şimdi baktılar ona da gerek yok. Eski aşırı sağ günlere dönüldü.

Milliyetçiler dışındaki kesimlerin hiçbiri aslında değişmedi. Sadece siyasi pozisyonları gereği çıkarlarına uygun olarak başka bir çizgide rol yapıyorlar. Aslında içlerinde dost meclislerinde konuşuyorlar. Şunları diyorlar:

'Oğlum biz şimdi ne olmuştuk demokrat mı olmuştuk?'
'Oğlum bize C(M)HP demeye başlamışlar, milliyetçilerle aynı safta yer almak gücüme gidiyor.'
'Yav bu dincilere iyi hoş yanaştık da adamlarla bir çok konuda konuşulmuyor bile, odun çok aralarında.'

11 Şubat 2010 Perşembe

Postmodern faili meçhuller

Ertuğrul Özkök - Hürriyet

MİLLİYET’in dünkü manşetindeki haberi, tüylerim ürpererek okudum.
Hüzünle, ıstırapla okudum.
Tiksinerek okudum.
Düşünün “birileri”, “alçak birileri”, bir deniz albayını takip ediyor.
Büyük bir ihtimalle telefonlarını dinliyor.
Sadece onu değil, eşini de dinliyor.
Sadece dinlemiyor, takip ediyor.
Fotoğraflıyor.
Sonra dünyanın en alçakça pususunu kuruyor.
Albayın eşinin, bir evden çıkarken gösteren fotoğrafı bir internet sitesine konuluyor.
Belli ki bunu yapan o “birilerinin” bir amacı var.

* * *
Hadi gelin hesaplaşalım.
Hangisi daha kötü, hangisi daha pespaye?
Bazı subayların “Bülent Arınç’ı takip ettikleri” iddiası mı?
Yoksa bazı “birilerinin”, ordunun bir subayını ve eşini gizlice takip edip fotoğraflamaları mı?
Hangisi daha kalleşçe bir pusu?
Hangisi daha “asimetrik” bir savaş?
Bülent Arınç’ı günlerce konuştuk.
Manşetlerden konuştuk, köşelerden konuştuk.
Meclis’te konuştuk, sokakta, televizyonlarda konuştuk.
Peki bu kalleş pusuyu da aynı ölçüde konuşacak mıyız?
Yoksa bunun demokrasi ile ilgisi yok deyip geçecek miyiz?
Ben diyorum ki var.
Asıl bunun demokrasi ile ilgisi var.
Pusu kurarak, çifte standart uygulayarak; “Kurunun yanında yaş da yanar” diyerek; eski mağduru, kayıtsız şartsız desteklerle bugünün zalimi haline getirerek;
“Tali mesele, asli mesele” gibi demode Marksist bahanelerle, işimize yaramayanı görmezden gelerek; kendi ideolojik istasyonumuza giden her trene sorgusuz sualsiz atlayarak; her yolu mubah görerek; yani böyle bir ikiyüzlülükle demokrasiye mi gidiyoruz?
Yoksa postmodern bir istibdada mı....

Ben diyorum ki;
Ordunun içinden “birileri”, eğer Bülent Arınç’ın veya başka bir siyasetçinin evini tarassut altına almışsa, bunun üzerine gidilmeli.
Ama başka “birileri” de, bir albayın veya başka birinin evini, özel hayatını tarassut altına almışsa, onun üzerine daha da gidilmeli.

* * *

Büyük bir üzüntü ile izliyorum.
21’inci yüzyıl şu haliyle Türkiye’ye ne yazık ki, “tarihi riyakârlıktan” başka hiçbir şeyi vaat etmiyor.
Alın Hrant Dink olayını.
Derin devlet diyordunuz.
Alın o devlet, sığıyla, deriniyle 7 yıldır elinizde.
Hrant Dink’in arzusuyla yapılan bir manşetten hesap soruyorsunuz da, bu işte birinci dereceden sorumluluğu olan polislerin apar topar aklanmasına neden tek kelime etmiyorsunuz?
Artık askere de söyleyecek lafınız yok.
Dayak yiye yiye bitap düşmüş, süngüsü düşmüş, takatı kalmamış bir asker o.
“Askeri vesayet” desen, sokaktaki adam gülüp geçiyor.
Ama gerideki enkaza bir bakıyorsunuz ki, memleket bir “pusu vesayetinin” istibdadında inliyor.
Öyle bir istibdat ki, memleketin bir ucundan girip, ötekinden çıkıyor.
Asker artık ücra Güneydoğu karakollarında değil, evinde pusuya düşürülüyor.
Kim bunu yapıyor diye sormaya kalksan, sahipleneni yok.

* * *

Mavalı bırakalım; asker dediğin kurum, artık Patagonya’da bile darbe yapamaz.
Ama toplumlar bu yolla susturulur.
Böyle kalleş pusularla, göz hapisleriyle, böyle kalleş mayınlarla kurulur postmodern istibdat.
Bu artık hepimizin meselesidir.
Postmodern faili meçhul cinayetler artık budur.
Sormayacak mıyız bunun hesabını.
Sormayacaksak yuh olsun demokrasi lafını ağzından düşürmeyenlere.
Yuh olsun bizlere.
Topumuza yuh olsun.

10 Şubat 2010 Çarşamba

MHP, AKP'nin dilinden konuşmaya başlayınca

AKP 8 yıllık iktidarında Türkiye'de siyasetin dilini baştan aşağı değiştirdi.
Sokak dili Başbakanlık dili haline geldi.

Erdoğan'ın üslubunu halktan bağımsız siyaset yapma adeti olan kesim tarafından çok ciddi tepkiyle karşılandı. Ama tabiki halktan büyük destek gördü. Halk o koltukta kendi gibi konuşan, kendi gibi tepki veren birini görünce kendini özdeşleştirmekte gecikmedi. İş %47'lere kadar çıktı.

CHP şu zamana kadar elitsit üsluba devam ederek siyasetin dili konusunda da statükodan yana olduğunu gösterdi.
MHP ise kızgın siyaset yaparak, Bahçeli'nin bağarış çığırış ve ses kısılmaları arasında seveni tarafından bile kolay kolay dinlenemeyen anlamsız bir üslup içerisindeydi.

MHP son 'bizim sıralarımıza 1 metre yaklaşırlarsa ne olacağını görürler' lafı ve Bahçeli'nin daha az bağıran üslubu ile AKP'ye siyasi üslupta da rakip haline geldi.

AKP akıllı davranmazsa milliyetçi oylarda sıçrama olabilir.
Çünkü AKP'nin yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven tabanı, milliyetini de milli değerlerinden ötürü sever.

Erdoğan tabanını açılıma hazırlarken 'biz muhafazakar demokratız ona göre' diyordu. Taban da kafa sallıyordu. Ama demokrat lafını hazmettiklerinden değil, muhafazakar lafına tav olduklarından sallıyorlardı kafalarını...

Kürt açılımı sonuç verebilir

Meclis'teki kavga ortamı arttıkça 90'ların çiğ köftesi de kavgası da eksik olmayan meclis hali aklıma geliyor. Bu kavga ve kaos ortamı içerisinde Bahçeli AKP'lilere 1 metreden fazla yaklaşmayın diyor, Erdoğan'da Bahçeli'ye git doktora gözük diyor.

Sonuçta kimse yine BDP'nin sesini duymaz oldu.
Benim derdim bana yeter havasına girildi.
Artık resmen seçim atmosferi hissediliyor.

Gül, 'yeni anayasa için zaman yok' diyorsa 'seçimlerden evvel Kürt açılımında da sonuç verici yasal değişikliklere gitmek mümkün değildir' çıkarımını yapmak zor değil. Belki de Gül, bu yolla AKP'den somut açılım bekleyenlere de seçim sonrasını bekleyin mesajını vermek istedi.

Bu durumda açılım beklentisi ile umutları bir noktaya kadar çıkartılıp orda bırakılan Kürt halkı sandığı beklemeye başladı.

Öcalan'dan talimatı alan BDP artık daha sakin açıklamalar yapıyor ve daha az provokatif davranıyor.

Açılımın en azından önümüzdeki 1.5 sene içerisinde olamayacak olmasıyla tasfiye edilme riski azalan PKK da rahatladı.

Nazar değmesinki terör örgütünün eylemsizlik hali devam ediyor.
Eğer bu 1.5 sene boyunca da durum böyle devam ederse kimse Kürt açılımı sonuç vermedi diyemez.
Türkiye terörsüzlüğü özledi çünkü...

5 Şubat 2010 Cuma

Askeri vesayet sona ermiştir...

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Emasya ve Gata konusundaki son iki açıklaması çok önemliydi.

Önce Emasya için 'EMASYA’ya aşırı önem verildi. Olmadık yerlere çekildi. Bu protokole gerek yok.' dedi.
Sonra Emine Erdoğan'un Gata'dan refuze edilmesiyle ilgili olarak 'İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil.' dedi.

Bu iki açıklama çok net gösteriyorki Türkiye'de askeri vesayet Genelkurmay Başkanı eli ile sona ermiştir. Bundan sonra 'darbeci' yaftası yapıştırarak askere belden aşağı vurmanın, 'şeriatçı' yaftası yapıştırarak AKP'nin her dediğine ilk kelimesinden muhalefet etmekten farkı yoktur.

İki bakış açısı da körlüktür.

Demokrasi çığırtkanları artık gözlerini açsınlar.
Türkiye'nin hayırlı işlerde ihtiyacı olduğu enerjilerini başka konulara kaydırsınlar.

Kaydırmıyorlarsa niyetlerinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu akıllara gelecek.

3 Şubat 2010 Çarşamba

AKP seçim atmosferine çekiliyor...

AKP aynı anda 10 kitabı okumaya başlamış, hepsinde belirli bölümleri bitirmiş ama hiçbir kitabın sonunu getirememiş, kararsız ve maymun iştahlı bir okur gibi.

İcraatlarının en büyük lokması olan Kürt açılımı engellendi ve başarısız oldu. Alevi açılımı Alevi tabanında yankı bulmadı. Ermeni açılımı, Roman açılımı ve Patrikhane açılımı başlamadı desek yeridir. Anayasa değişikliği için zaman kalmadı. Askeri vesayeti sona erdirme çabalarında ise samimiyeti sorgulanıyor. Karşı vesayet heveslisi oldukları iddiaları yadsınacak cinsten değil.

İcraatlarında sıralamayı iyi ayarlayamadılar ve 1. sınıfı geçmeden 2. sınıfa başlayan öğrencinin kalacağı gibi kaldılar. 2. sınıfı okurken 1. sınıfı dışardan bitirmeye çalışıyorlar şu anda.

Meclis'te son kavga ile AKP seçim ortamına çekilmiş oldu. Önce Bülent Arınç'ın had bilmezliğinin sonra da Osman Durmuş'un tahriklerinin esiri oldular. Bu olay ile toplum algısındaki imajları zedelendi ve yenliklerin peşinde koşan özgürlükçü parti imajından 90'ların kavgacı ve eleştiriye tahammül edemeyen parti imajına doğru hızla yol aldılar. Kısaca erken seçim istekleri kaale alınmayan muhalafetin istediği noktaya geldiler. Erken seçim olmasa da şimdiden seçim atmosferine çekildiler.

Bu imajı ya en kısa zamanda temizleyecekler, ya da bu imajın içerisinde seçim kavgalarına başlayacaklar. İcraatların tamamlanmadan seçime girilmesi, kötü ekonomi ile birleşince sandıkta işleri hiç kolay olmayabilir...

30 Ocak 2010 Cumartesi

%5 Senaryoları...

DSP'nin seçim barajının %5'e inmesi için yasa tasarısı hazırlaması kuşkusuz bir çok kesimi heyecanlandırdı. AKP iktidarına alternatif olmak isteyenler, CHP beceriksizliğine isyan edenler, demokratlık heveslileri ve AKP iktidardan insinde nasıl inerse insinciler yeni seçimle birlikte en az %5 oy alarak meclise girmenin hesabını yapmaya başladılar.

Barajın %5'e inmesi demokrasiye inancı hususundaki samimiyeti sorgulanmakta olan AKP'nin oylarının artması adına güven verici bir uygulama olabilir. AKP barajı %5'e indirise tek derdinin muhtıra ve darbelerin intikamını almaya çalışmak olmadığını, gerçekten Türkiye'nin demokratikleşmesini önemsediğini tabanı dışındaki seçmenlere de hissettirebilir. Tabanının zaten demokratlıkla pek işi de yok sorunu da. Onlar zaten yaratılanı Yaratan'dan ötürü seviyorlar.

Barajın düşmesi AKP'nin oylarının yüzde olarak artması ancak milletvekili sayısı olarak azalmasına neden olabilir. Bu da AKP'nin işine gelmeyecektir. Anaakım medyanın %5 işini giderek artan şiddetle pompalayacağından ve üsttekine benzer argümanlarla AKP'yi gazlayacağından da eminim.

AKP'yle aynı çizgide yer alıp direk alternatif olarak ortaya çıkan tek parti Abdullatif Şener'in Türkiye Partisi. Ancak Türkiye Partisi'nin %5 alması mümkün gözükmüyor. Muhtemelen meclise girme hevesiyle Demokrat Parti'nin meclise girme hesaplarına ortak olurlar. Sonradan bölünmek üzere seçim ittifakı yapabilirler.

Demokrat Parti, Şener'i de yanına alıp iyi bir hava estirebilir. Yüce Divan'dan kaçmakta olan Mesut Yılmaz partinin ağır toplarından olur ve en azından Rize'de oyları arttırır. Demirel'in görünmeyen onursal başkanı olduğu partiye meydanlarda çıkıp konuşabilecek bir lider gerektiği için Cindoruk geri plana çekilir, parti içerisinden idealist genç bir lider yaratılır. Ergenekon davası'nda mağdur edildiğine inanılan kesimler (Ör: Başkent Üni, Metal Sendikası, Yeditepe Üni, TSK'nın bir kısmı) başta olmak üzere toplumun 'AKP iktidardan gitsin de nasıl giderse gitsinci' kesiminin oyları DP'de toplanabilir.

Mustafa Sarıgül'ün Türkiye Değişim Hareketi rüyası kısa sürecektir. Tek başına lider siyaseti yapmanın, ülke çapında örgütlenmenin ve kadrolaşmanın kolay olmadığını görecek olan Sarıgül'ün başbakanlık sevdası kısa sürer. Belediye başkanlığında yoluna devam eder.

DSP, Zeki Sezer'le yakaladığı 'alternatif CHP' imajını giderek kaybediyor. Tabanlarını genişletmek bir tarafa dursun kendi içlerinde bile bölündüler ve Rahşan Ecevit başkanlığında Demokratik Sol Halk Parti'nin kurulmasına yol açtılar. Seçimlerde CHP'nin de DSP'den ortaklık talebi olacağını sanmıyorum. DSP yavaş yavaş yok olmaya başlar bu seçimde. DSHP zaten yok.

Ufuk Uras önderliğindeki Özgürlükçü Sol Hareket'in seçimlere parti olarak girme cesareti gösterip gösteremeyeceğinden çok emin değilim. Ancak girerlerse siyasi arenaya bir hareket getireceklerinden eminim. Girdikleri takdirde AKP'nin demokrasi adına yaptıklarını destekleyen ancak kendisini AKP ile özdeşleştirmekte zorluk çeken kesimin oylarını toplayabilirler. Genç Siviller, aydın kesim ve ılımlı Kürtler Uras'ın partisinin oy hedefleri olacaktır. Mecliste temsil edilmelerinin pek hayırlı olacağını düşündüğüm bir parti.

Şu anda Kürt nüfusun 3'te 1'ini temsil eden BDP'nin bu seçimde oyları az da olsa artacaktır ve %8 noktasına gelebilirler. Muhtemel bir Ufuk Uras rekabetinde az da olsa oy kaybederler ancak açılımın olamamasının Güneydoğu'da yarattığı hayal kırıklığı sonrasında AKP'den oy çalacak olduklarını söylemek mümkün. Çok fazla parti meclise giremezse BDP hülle yoluyla değil de barajı geçerek meclise gireceği için milletvekili sayısı 40'lara çıkabilir.

Saadet Partisi, giderek ortaya kayan AKP'nin tabanında boş bıraktığı oyları toplayarak meclisteki yerini alacaktır. %6-7 civarında bir oy ile Numan Kurtuluş ve partisi, meclisin en uç partisini oluşturacaklardır.

Osman Pamukoğlu ve partisi HEPAR seçimin en renkli partilerinden biri olacaktır. Şimdiden 300.000 üyeye ulaştıklarını söyleyen Pamukoğlu iddialı. Hitap ettikleri kitle açılım karşıtları, bölünmek isteyen Türkler ve TSK kökenli seçmen olacaktır. HEPAR'ın ne yapacağı şu anda öngörülemez durumda. Saadet noktasına çıkmaları da DSP noktasında sürünmeleri de savunulabilir firikler. Seçim süreci bunu daha iyi gösterecektir.

Yakın zamanda Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nu kaybeden BBP muhtemel ittifak senaryolarına kulak asmayacaktır ve bu seçime barajı geçemeyeceklerini bile bile tek başlarına girerler. %1 ve 2 arasında bir oy alırlar.

Açılım sürecinde AKP'nin oy kaybına uğradığını söylemek mümkün. Bu oyları CHP ve MHP topladı. Eğer kapatma davası mağdurluğu, Davos kahramanlığı gibi bir senaryo işletilmezse AKP %32'lere düşecektir. CHP uçlaştı ve oyları kemikleşme yönünde gidiyor. MHP ise CHP'ye nazaran daha ılımlı ve demokrat bir tavır takınıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde mecliste bulunmaları ve başörtüsü konusundaki destekvari tutumları ile takdir toplamışlardı. Son 'Başbuğ'un Balyoz Planı açıklamaları tatmin etmedi' çıkışı da artılar hanesine eklendi ve MHP oylarını arttırdı.

Kaba bir hesapla AKP %32, MHP %20, CHP %20, BDP %8, SP %7 ile toplam %87 oy adresini bulur. Geri kalan %13'den 5'lik parçalar oluşabilirse meclisteki parti sayısı 6 veya 7'ye çıkabilir.

Kısacası barajın inmesi daha fazla insanı ciddi siyaset yapmaya heveslendirir ve siyasetin daha kolay yapılabileceğini görecek kesimlerin artmasına yol açar. Bu durum daha fazla temsil ve fikir paylaşımı imkanının oluşması nedeniyle Türkiye'nin hayrına olur.

AKP yeterli desteği ve gazı görürse barajı indirebilir. Erdoğan barajı indirirken demokratikleşme vurguları hatta şovu yapar. Cümlelerinin sonuna 'göreceksiniz bu adamlar %5'i de geçemeyecekler, gene ruh ikizleri Baykal ve Bahçeli'yle başbaşa bırakacaklar beni' gibisinden aşağılayıcı cümleler kurarak kendini alkışlatır. Neresinden tutsak elimizde kalır yine...

1:03 - 1:11

27 Ocak 2010 Çarşamba

Açılım aslında çok zor değil...

Taraf Gazetesi'nde Neşe Düzel tarafından A&G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür ile yapılan röportajdan bir kesit:

Türkler PKK’lılara af getirilmesi konusuna ne dediler?

Lider kadrosu dışında PKK’ya af çıkarılmasına Türkiye toplumunun yüzde 72’si “Hayır”, yüzde 27,7’si “Evet” diyor. Kürtlerin yüzde 66,7’si ise “Evet” diyor. PKK’nın lider kadrosu da dahil af edilmesine gelince... Buna toplumun yüzde 85,5’i “Hayır” diyor.

Bazı Kürtler de mi “Hayır” diyor?

Kürtlerin yüzde 50’si “Hayır” diyor lider kadrosunun affı söz konusu olduğunda. Çünkü bugün her dört Kürtten ikisi değil, sadece bir buçuğu DTP’li. Buna sadece DTP’liler “Evet” diyor. Biz, Öcalan’ın affın da sorduk. Genel kamuoyunun yüzde 87’si, Kürtlerin ise yüzde 64’ü Öcalan’ın affedilmesine “Hayır” diyor.

Nasıl?..

Şöyle söyleyeyim... Kürtlerin de büyük çoğunluğu buna “Hayır” diyor. Her yüz Kürdün 64’ü Öcalan’a affa “Hayır” derken, DTP’ye oy verenlerde durum değişiyor. DTP seçmeninin yüzde 76,5’u Öcalan’a affa “Evet” diyor. Bir çarpıcı sonuç da şu... Güneydoğu’da kendi meclisi, polisi, memuru olan otonom bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın yüzde 10’u “Evet” diyor. Yüzde 90 “Hayır” diyor. Hatta Kürtlerin yüzde 79’u, DTP’lilerin de yüzde 64’ü otonomiye “Hayır” diyor.

“Evet” diyenler kim peki?

“Evet” diyenlerin çoğunluğu Kürt değil. “Evet” diyenler Batı’da yaşayan beyaz Türkler. Biz iki kere araştırma yaptık bu konuda. Biri Ağustos 2009, diğeri Ekim 2009... Halk bölünme endişesi taşımıyor. Yüzde 58, “Bu açılım sonucunda Türkiye bölünmez” diyor. Halkın yüzde 42’si endişe taşıyor. “Hükümet bu sorunu çözebilir mi” diye sorduk. Halkın çoğunluğu “Hükümet bu sorunu çözemez” diyor. “Çözemez” diyenlerin oranı ağustosta yüzde 47’yken ekimde yüzde 54 oldu. “Evet, çözer” diyenler yüzde 21’de, “Belki” diyenler de yüzde 24’te kaldı.

İlker Başbuğ neden 'Allah Allah' dedi

Ahmet Hakan - Hürriyet

TÜRK Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin yılmaz bekçisidir...

Hiç kuşku yok...

“İrtica” der, başka bir şey demez...
Şüphesiz öyle...

Bu ilkesel duruş üzerinden “iç düşman” tarifi yapar...

Bunu da biliyoruz.

Ve fakat...

Böylesi tarihi bir misyona sahip olmasına rağmen...

“Türk Silahlı Kuvvetleri” ile “muhafazakâr sağ”ın arası, çoğu zaman gayet iyi olmuştur.

Hatta o kadar iyi olmuştur ki...

12 Eylül’de Türk Silahlı Kuvvetleri, sola karşı “muhafazakâr sağ” ile işbirliği yapmıştır.

“Türk-İslam sentezi”, o dönem devletin resmi ideolojisi haline gelmişti...

Daha ne olsun!

* * *

Bu işin kırılma tarihi 28 Şubat’tır...

Türk Silahlı Kuvvetleri, “Refahyol iktidarı”nı laiklik açısından tehlikeli bulup topyekûn savaşa girişince...

“İç düşman”ı tarif edip hükümeti devirince...

Muhafazakâr sağ kitle nezdinde Türk Ordusu’nun imajı yara aldı...

“Dini değerlerle başı hoş olmayan bir ordu...” algısı ortaya çıktı...

Ve böylece...

“Ordu/Millet” demeye meraklı...

“Ordu peygamber ocağıdır” cümlesini dilinden düşürmeyen...

“Mehmetçik adını Peygamber’den almıştır” diyerek yakınlığa vurgu yapan...

Muhafazakâr sağcılar, artık bu türden lafları etmez oldular...

* * *

Ve derken AK Parti iktidara geldi...

Muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı 28 Şubat’tan kalma kırgınlığı şöyle bir işe yaradı:

Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Ahmet Altan, Eser Karakaş gibi liberal/demokrat aydınların, “Asker-sivil ilişkilerinin Batı
standartlarına yaklaşması” talebi ile muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı kırgınlığı örtüştü...

Böylece...

Aydınların “ideal bir asker-sivil ilişkisi” arayışları, ilk kez toplumsal anlamda karşılık buldu...

Ancak unutmayalım ki:

AK Parti tabanını, “memleketin ideal bir asker-sivil ilişkisine kavuşması” gibi bir anlayış motive etmedi/etmiyor.

AK Parti tabanını, “Dini değerlerle başı hoş olmayan Türk Ordusu” algısı motive etti/ediyor...

Liberal demokrat aydının derdi: Batılı standartlara uygun bir asker sivil ilişkisi...

AK Parti tabanının derdi: Askerin dine yaklaşımından duyulan rahatsızlık...

* * *

Taraf Gazetesi istediği kadar yayın yapsın...

Mehmet Altan istediği kadar “Asker ne karışıyor bu işlere” desin...

Eser Karakaş istediği kadar Batılı ülkelerdeki asker sivil ilişkilerinden örnekler versin...

Ali Bayramoğlu istediği kadar asker için sınırlar çizsin...

Bunların hiçbiri ama hiçbiri...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’u bu denli öfkelendirip kaygılandıramazdı...

Başbuğ’u bu denli öfkelendiren ve kaygılandıran, 28 Şubat hafızasının harekete geçirdiği muhafazakâr kitle ile liberal demokrat aydınların ideallerinin örtüşmesidir...

Asker bu örtüşmeden fazlasıyla rahatsız...

Bu dinamik askeri ürkütüyor...

Bu buluşma Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından büyük bir tehdit olarak algılanıyor.

* * *

Bütün bunlardan sonra “Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ neden ‘Allah Allah’ dedi” sorusunun yanıtını verebiliriz...

Olay şudur: Asker muhafazakâr sağ kitlenin algısını değiştirmeye çalışıyor...

Bu nedenle...

“Ordu din düşmanı değildir” mesajının altı çiziliyor...

Bu nedenle...

“Bizi din düşmanı olarak gösteriyorlar” diye yakınılıyor...

Bu nedenle...

“Ordu Peygamber ocağıdır” cümlesine vurgu yapılıyor...

Bu nedenle...

“Askerimiz düşmana taarruz ederken ‘Allah Allah’ diyor” şeklinde açıklamalar yapılıyor...

Bu nedenle...

“Allah’ın evi olan camilere saldıracağımızı söyleyenleri lanetliyoruz” diye ortalık inletiliyor...