30 Mart 2010 Salı

Tayyip bu sever de döver de...

Tayyip Erdoğan'ın 'Ermeni soykırımı vardır diyen tasarılar' ve kaçak Ermeni işçiler hakkında yaptığı açıklamalar aydınların Erdoğan'dan soğumasına yetti. Erdoğan'a karşı bu konuda çok net tavır alan aydınlar, 'doğru gördüklerimi de yazmaya devam ediyorum, ben CHP gibi iyi yaptığını gördüğüme de kötü demem' endişesi içerisinde gelişmeleri doğruluk süzgeçlerinden geçirerek yazmaya devam ediyorlar.

(Burada da ideolojik kesimlerin kendilerine liboş demesine yol açan ama aslında gerçekten doğru bildiğine inandığın ve kullanılmadığın sürece aslında utanılması değil övünülmesi gereken bir tavır sergiliyorlar.)

Erdoğan'ın aydınsızlaşması veya (varsa aldığı) Ermeni oylarını kaybetmesi önümüzdeki referandum ve seçim süreçleri öncesinde AKP'nin çekineceği ve hatta çekinmesi gereken bir konu değil.

Çünkü halkımızın asıl sevdiği başbakan portresi bu.

Önemli olan kazara da olsa, Erdoğan bu açıklamaları istemeden de isteyerek de yapmış olsa, insanımızın içine işlemiş olan ve bu açıklamalarla pekişen 'hem seven hem döven' lider portresi. 'Kızdırmasınlar başbakanımı ha. Akıllı olanlar açılımlardan nasiplenir, onlara sahip çıkılır. Akıllı olmayanlara da böyle kapı gösterilir' dedi iç sesler.

Burada aydınlar (demokrasiciler) toplumsal dönüşüm ve demokratikleşme istiyorlarsa bunu önce zihinlerde gerçekleştirmeleri gerektiğini daha iyi anlamışlardır. Lafta demokratlık işte böyle tehcir tehditlerinden geri döner. O güvenilen halk, bu anti demokrat tavrı benimser. Gidecek yer - tutunacak dal bırakmaz insanda...

Özgürlük anlayışı...

Der Spiegel: “İstanbul havaalanında ziyaretçileri her türlü içkinin bulunduğu duty-free karşılıyor, ancak Alanya’da bir sahilde erkeklerle kadınlar ayrı yerlerden denize giriyor!”

Tayyip Erdoğan: “Havaalanına geldiğinizde gördüğünüz, özgürlüğün güzel bir ifadesi. Alanya hakkında söylediğinizi ilk kez duyuyorum. Ancak doğruysa bu da özgürlüğün güzel bir örneği. Bu otelin sahibi ve misafirleri, saygı duymamız gereken bir haktan istifade ediyor.”

29 Mart 2010 Pazartesi

Kuşatılmış Kimlik

Açılımlar çerçevesinde 'Fırsatını Bulmuşken Türk Kimliğini ve Türk Olmayı Aşağılama Şenliği' devam ediyor. Bu şenlik çerçevesinde düzenlenecek panellerde tartışmaya açılması beklenen konular şu şekilde:

*'Ölürüm Türkiyem' şarkısının, 'Öldürdün Türkiyem' olarak değiştirilmesi.
*Arabesk müziğin adının Kürt Sanat Müziği olarak değiştirilmesi.
*Türkü kelimesinin Türkiyelü kelimesi ile değiştirilmesi.
*Sevilen sanatçıların soyağacının incelenmesive Türk olmadığının ortaya çıkarılması.
*'Tarihimizle yüzleşelim' etkinlikleri kapsamında 'Hepimiz barbarız' yürüyüşü düzenlenmesi.
*Andımızın 'Kendimi Türk sanıyordum ama öyle bir ırk yokmuş. Türkler Asya'da kalmış ve Çinli olmuş. Ama yine de doğruyum ve çalışkanım.' olarak değiştirilmesi.
*'Atatürk ileri görüşlüdür, kesin bu olacakları öngörmüştür' fikrinden yola çıkarak PKK'nın ortaya çıkmasındaki payı nedeniyle Atatürk'ün yargılanmasının tartışmaya açılması.

Önemli not: Bu yazıdaki herşey tamamen uydurmadır.

23 Mart 2010 Salı

Üniformalı özgürlük

Ülkedeki hal ve vaziyet bana şunu düşündürüyor:

Herkes özgürlükçü olmalı.
Herkes 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi'ni istemeli.
Ama aslında gerçekten ne düşündüğünü söylememeli.
Söylerse, dedikleri 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi'ne aykırı bulunmalı.
Sadece 'herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesi' dayatılmalı.
Bu düşünce dışındaki düşünceleri söyleyenler bu düşünceye muhalefet etmekten cezalandırılmalı.

Herkes herkesin özgürce ne düşünüyorsa dile getirebilmesini istesin.
Ama başka bir düşünce dile getirmesin.
Şşşt.
Sessizlik.

19 Mart 2010 Cuma

Haydi demokratlar askere...

Aslında ben demokratlara 'demokrasiciler' demeyi daha doğru buluyorum. Realitelere bakmadan mutlak demokrasiden yana tavır koymak bence demokratlık değil demokrasicilik oluyor.

Herhangi bir fikre, demokratlık fikri de dahil, körü körüne bağlı olmanın insanın dünya görüşünü daralttığını, olan biteni iyi okumasını engellendiğini düşünüyorum.

Bu okuma sakatlığına verilebilecek en basit örneğin askerlik olduğunu düşünüyorum. Bu örnek çerçevesinde bir fikri yolculuğa çıkalım:

Malesef Dünya güvenli bir yer değil ve Türkiye ne kadar demokrat olursa olsun güçlü bir ordu barındırmak ve beslemek zorunda. Bu işin realite kısmı.

Demokrasicilerde ise tüm darbelerin sorumlusu ve statükonun ana temcilsici olduğuna inandıkları askere karşıtlık almış başını yürümüş. Askerin mevkisinin ve etkisinin güçsüzleşmesini istiyorlar. Herkes demokrasici fikri benimserse Türkiye demokrasiyi özümseyecek ve asker ait olduğu kışlasına tıkılacak. Bu da işin fikri kısmı.

O zaman sormak lazım herkesin körü körüne demokrat olduğu bir Türkiye'de kim askere gidecek? Bu ordu kimlerden oluşacak?

Hadi orduya gittik. Kim komutan olacak? Kim paşa olacak? Kim Genelkurmay Başkanı olacak?

Askerlik şaka değil. Askerlik demek silah demek, bomba demek, savaş planı demek ve en nihayetinde gerektiğinde öldürmek demek. Kim silah tutacak? Kim bomba atacak? Kim savaş planı yapacak? Kim insan öldürecek?

Herkes demokrasici olursa kim çıkacak ortaya ve bu lanet görevleri üstlenecek? Ve sonunda kim Türkiye'yi güvenli kılacak?. Bu da realite ile fikrin uyuşmadığı kısım.

Siyasi görüş kayganlığı

MHP adı üstünde milliyetçi bir parti. Açılım MHP'nin milliyetçiliğini çok da değiştirmedi ancak orta sağ oylara talip olmaya başlayan partinin açılım sonrası sağ uçtaki pozisyonuna geri döndüğünü söylemek mümkün.

CHP sol orijinli bir parti ancak açılım ve Ergenekon sonrasında statükodan yana tavır koyarak kendisini ulusalcı çizgiye attılar. Bugün CHP'nin İP'nin olduğu çizgide olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.

BDP milliyetçi bir parti. Zamanında özgürlükçü ve eşitlikçi sol akımlarda vücut bulmaya çalışan Kürt oyları kendi çatıları altında Kürt milliyetçisi oylar haline geldiler.

MHP, CHP ve BDP'den sonra kendisini milliyetçi çizgiye atan son parti de AKP oldu. Komik ama gerçek toleransları arttırmaya yönelik amaçlar taşıyan Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi sonunda AKP'yi de milliyetçi yaptı.

Yargı tarafından yolu kesilen ve ne yaparsa yapsın askeri kalıbına sokamayan AKP, seçim öncesinde statükodan intikamını alamadı. Buna zamanı ve becerisi yetmedi.

Habur görüntülerinin taban üzerindeki şoku da devam edince AKP'yi bir oy kaybı endişesi sardı. Bu endişe ile milliyetçi muhafazakar tabana kardeşçe sinyaller gönderildi. Seçim öncesinde açılım hataları unutturulmaya çalışılarak oy peşine düşüldü.

Sonuç olarak toplum olarak bir açılım lafı herkesi milliyetçi yapmaya yetti. Aynı açılım herkesi demokrat ve milliyetçi duygulardan arındırılmış yapmaya da yetebilirdi. İki ihtimal de sürecin başka türlü yönetilmesi ile gerçekleşebilirdi.

Burada asıl önemsenmesi gerekenin tüm partilerin milliyetçi çizgiye yakınlaşması, halk olarak milliyetçi duyguların kabarması falan değil.

Önemsenmesi gereken konunun toplumdaki siyasi görüş kayganlığı olduğunu düşünüyorum.

Bu öyle bir kayganlık ki iyiye kullanılmasının engellenmediği bir dönemde Türkiye'nin gerçek hoşgörüsünü ortaya çıkaraktır...

Tüm Ermenilere vatandaşlık versek

Fatih Altaylı - Habertürk

BAŞBAKAN'ın "100 bin Ermeni'yi geri yollarız" sözü, talihsiz beyanlarından biri olarak tarihteki yerini aldı.
Bu beyan birkaç açıdan talihsiz.
Birincisi, bir ülkede yasadışı olarak yaşayan göçmenlere, en üst düzeyde göz yumulduğunu açıklamak, bir hukuk devletinde söylenebilecek sözlerden değil.
Bu bir fiili durum olabilir ama bunu yetkili ağızlar koz olarak kullanmazlar.
Dahası, bu sözü tam olarak algılayamayan pek çok kişi, Türk vatandaşı Ermenilerin Türkiye'den yollanacağı şeklinde bir algı içine girdi ki, bu İttihat ve Terakki dönemini hatırlatıyor.
Ve beteri, siyasetle uzaktan yakından ilişkisi olmayan zavallı insanlar üzerinden uluslararası siyaset yapmak, Türkiye gibi bir ülkenin, Erdoğan gibi bu kesimleri yakından tanıyan bir Başbakan'ın yapacağı iş değil.
Başbakan Erdoğan eğer Ermenistan yönetimine ve Ermenistan yönetimini yöneten diasporaya bir mesaj vermek, onların çekineceği bir şey söylemek istiyorsa yapması gereken, "Türkiye'de yasadışı olarak bulunan Emenileri ülkelerine geri yollarız" demek olmamalı.
Bence Türkiye'nin burada çok daha etkili bir silahı olabilirdi.
Ermenistan yönetimini ve diasporayı dize getirmenin yolu "Ermenileri" yollamak değildir.
Tam aksine, bu onların aradığı, istediği bir şeydir.
Başbakan Erdoğan'ın verebileceği en etkili mesaj tam tersidir.
Erdoğan çıkıp, "Bizim Ermenilerle hiçbir sorunumuz yok" ve "Ermenistan'da yaşayan tüm Ermenilere sesleniyorum. Türkiye de onların vatanıdır. İsteyen tüm Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşına Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vermeye hazırız. İstiyorlarsa burası onların da ülkesidir" dese, bakın bakalım Ermenistan'da kaç kişi kalır, kaçı gelip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçer.
Diasporayı da, Ermenistan yönetimini de korkutacak olan budur.
"Geri yollarız" tehdidi değil.
Bugün bir ülke, "Vatandaşlarınızı geri yollarız" dese, biz bunu tehdit olarak görür müyüz?

14 Mart 2010 Pazar

Say bakalım Öcalan

'Sayın Öcalan' diretmelerini anlamakta sıkıntı çektiğimi itiraf etmem gerekiyor.

BDP milletvekilleri düzenledikleri bütün basın toplantıları, kongre vb organizasyonlarda ’Sayın Öcalanı serbest bırakın’, ’Sayın Öcalanın koşullarını iyileştirin’ gibisinden ifadelerle Öcalana ’sayın’ diyemezsin diyen mahkeme kararlarına muhalefetlerini devam ettiriyorlar.

Hem Öcalan’ın sesi oluyorlar, hem de partilerinin bu nedenle kapatılabileceğini bile bile tabanlarına parti üzerindeki Öcalan gölgesini hissettiriyorlar. Öcalancı kitlenin desteğini almaya çalışıyorlar. Destek vermeyen Kürtlere de PKK vesayteinden çıkamayacakları korkusunu yaşatmaya çalışıyorlar.

Buraya kadar hadi neyse diyelim. Ortada hapiste bir lider var. Ona inanan bir halk kesimi var. Inandırılmaya diretilen bir halk kesimi var. Siyasi rant var. Iktidar hevesi var. Maydan okuma var. Intikam var. Neyse işte var oğlu var. Tamam buraya kadar anladık.

Ama ilk söylediğime geri dönersem bu ’sayın’ diretmesini anlamakta sıkıntı çekiyorum.

Bunun iki nedeni var.

İlki Kürt siyasetçilerin Öcalan ve PKK’nın kendi hareket alanlarını daralttigini anlamamalari. Bugün bu kesim Türkiye Kürtlerinin sadece üçte birinin oyunu alabiliyor ve bu üçte bire dahi ulaşırken baskı unsurlarını kullanıyor. Öcalan ve PKK’ya saplanıp kalmasalar hak ve eşitlik mücadelelerinde daha kolay, daha hızlı yol alabieceklerinin farkına varmak istemiyorlar. Kendi statükolarına, kendi vesayetçilerine saplanıp kalarak halklarına haksızlık ediyorlar.

İkinci nedeni ise bir lider olarak Öcalan’ın basiretsizliklerle dolu bir geçmişinin olması. Bir lider düşünün ki her zaman önce ben diyor halkım demiyor, kendi hakları için savaşıyor halkının hakları için savaşmıyor. Bir kere bile günlük keyfini bozabilecek bir açlık grevine dahi gitmiyor. PKK’nın operasyonlarını bizzat yönettiği yıllarda ön saflarda değil. Kendi halkını haraca bağlıyor, gençlerini ölüme itiyor, savaştığı ülkenin derin devleti ile bağlantılar kuruyor.

Sayın değil de ’say bakalım Öcalan’ demek lazım aslında. Say bakalım bu siyasetçiler ne oluyor da senin vesayetinden çıkma cesareti gösteremiyorlar. Ne oluyor da halkına zülum etmekte sakınca görmüyorsun. Say bakalım neler yaptın nasıl bu durumlara geldik...

Artık sen de geçmişinle hesaplaş ve kirli temiz çamaşırlarını dök ortaya.

Amerika’yı, Irak’ı, Iran’ı, Suriye’yi, Yunanistan’ı, İtalya’yı, Fransa’yı, Türkiye’yi, Ergenekon’u, uyuşturucuyu, silahı, haracı, kara parayı anlat artık. Bize anlatmiyorsan kendi halkina anlat. O zaman karar verelim sana sayın diyenlerin haklılık payı var mı yok mu... O zaman bakalim halkin sana sayin demeye devam edecek mi etmeyecek mi?

Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş

ABD’de Ermeni Soykırımı yasa tasarısı onaylandı. İsveç Parlamentosu ’soykırım’ı yasalaştırdı. Sırada İngiltere’nin olduğu söyleniyor. Erdoğan İngiltere’nin benzeri bir yasayı çıkarmasını engellemek için İngiltere turuna çıkacak.

Gerek ABD’de gerekse İsveç’te ’soykırım’ın yasalaşmasının nedeni bu ülkelerin Türkiye’nin inkar politikası ile hesaplaşması, ileride benzeri soykırımları yapmaktan alıkoyulması, soykırım mağdurlarının maddi kazanımlarla acılarının hafifletilmesi falan değil. Yasaların nedeni tamamen bu ülkelerin iç politikalarındaki oy avcılığı. Gerek Obama’nın iktidara gelirken diaspora yandaşlarına verdiği sözler, gerekse İsveç’teki sosyal demokratların İsveç’te yaşayan Türkiyeli azınlıkların oylarına talip olması bu sonuçları doğurdu. Bir başka açıdan bakarsak da topraklarından edilen, ya da topraklarından edildikleri iddiası ile bu ülkelere iltica eden azınlık halklar orada kurdukları düzen sayesinde ’anavatan’ları ile hesaplaştılar.

Yalnız bu ’hesaplaşma’nın bu tarihlere denk gelmesini tesadüfi bulmuyorum. Yabancı ülkelerdeki Türkiye karşıtı organizasyonlar intikam çığlıklarınını onyıllardır atıyorlar ancak hiçbir türlü karşılık bulamıyorlardı.

Ne zaman Türkiye dış politikadaki icraatları ile bölgesel güç olma hedefinde ilerledi, o zaman bu tasarılar onaylandı. Buradaki durum ’Türkiye’de icraatın peşinde koşan iktidar cezalandırılır’ ’icraat yapacağına akışına bırak, gerekenleri gör, gerekmeyenleri görme, yeniliklerin peşinden koşma’ diyen, bunu direten statükonun boşuna konuşmadığının bir göstergesi oldu.

ABD ve İsveç bu yasaları (veya tasarıları) geçirerek statükoya hizmet ettiler. Gerek dış politikada güçlenen bir ülkeyi güçsüzleştirerek kendilerine en azından bölgesel anlamda bir rakip oluşmasını engellemek istediler. Gerekse ülke politikasını açılımlarla destekleyerek kademe atlamaya çalışan bir ülkeyi yolda bırakıp, o ülkedeki statükonun da ekmeğine yağ sürdüler.

Bence resim bu kadar net, bu kadar basit, hatta bu kadar sığ.

Ne zaman ki icraat başladı, ilerleme başladı, değişim başladı, o zaman statüko devreye girdi.

Bundan önceki iktidarların daha olumlu dış politikaları sayesinde soykırım yasalarını engellemiş olabildiklerine inanabiliyor musunuz? Koalisyon hükümetleri ile hareket edemeyen dış işleri, statükodan beselenen hükümetler daha mı başarılı idi de biz göremedik?

Türkiye iyi yoldaymış da haberimiz yokmuş.

8 Mart 2010 Pazartesi

Şansımız var ki sürücü polis çıktı!

Mehmet Y. Yılmaz - Hürriyet

BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç’ın makam aracı, önceki gün Ankara’da bir başka araç ile çarpıştı.

Gazetelerde okuduğum habere göre kazaya karışan diğer araç bir sivil polise ait.

Bülent Arınç’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve hep birlikte bir düşünelim istiyorum:
“Bu araç bir sivil polise değil de diyelim ki Merkez Komutanlığı’nda görevli bir subay ya da ast subaya ait olsaydı ne olurdu?”
Nasıl büyük bir gürültü çıkacağını kolayca tahmin edebilirsiniz.
Ortada ne ABD’nin Ermeni tasarısı kalırdı, ne yargı reformu!
Başta Arınç olmak üzere AKP sözcülerinin kazanın arkasında neyin yatmakta olduğu ile ilgili kuşkularını gazete manşetlerinde okur, televizyon haberlerinde izlerdik.
Yandaş medyada “kazanın ardındaki gerçekler” konulu bir dizi haber okurduk.
Savcılık geniş çaplı bir soruşturma başlatır, kazaya karışan askerin evinde ve kışladaki çalışma masasında aramalar yapılırdı.
Sürücü bir süre gözaltına alınır, herkes Genelkurmay Başkanı’ndan bir açıklama yapmasını talep ederdi.
Yani daha önce yargıcın otomobilini takip ettikleri kuşkusuyla yakalanan askeri aşçıların başına gelenler aynen tekrarlanırdı.
“Yahu bu sıradan bir trafik kazası da olabilir” demeye cesaret edecek olanlar Ergenekonculukla suçlanırdı.
Şansımız varmış ki sürücü polis çıktı! Hem Arınç’a hem de Türkiye’ye geçmiş olsun, büyük badire atlattık!

7 Mart 2010 Pazar

Soykırım soytarılığı...

Ermeni soykırımı tasarısı ABD Temsilciler Meclisi'nden 23'e 22'yle geçti ve tasarı kabul edildi. Burada resmi olarak 1915 olaylarının soykırım adı altında yaşanmadığını reddediyoruz. Ülke olarak bu tasarının geçmemesi için imkanlarımızı seferber ettik. Gül telefon etti. Bir çok dış ilişkiler uzmanımız gidip bizzat Washington'da kongre üyelerine lobi yaptılar. Sonunda oturumun Yahudi liderinin çabaları sonucunda 22-20 Hayır önde giderken kulislerdeki 3 milletvekili kollarından tutulup getirildi ve 23'e 22 Evet şeklinde sonuçlandı.

Bu tasarının geçip geçmeyeceği tarhisel gerçeklere değil de tamamen milletvekillerinin o günkü halet-i ruhiyelerine, Türkiye - İsrail ilişkilerine ve bunun Yahudi oturum liderini etkilemesine, Obama'nın iktidara gelebilmek için oy isterken verdiği sözlere bağlı ise orada aslında mevzubahis olan tarihi gerçekler değil günlük siyaset ve uluşlararası ilişkilerdir.

Eurovision'da nasıl uluslararası siyasetle birinci olunuyorsa tasarı oylamasında da aynı şekilde netice aranıyor. E durum böyle olunca da biz de halk olarak oturumu Eurovision izlermiş gibi izliyoruz. İdare olarak da tasarının geçmemesi için kulis yapıyoruz. Sonunda tarihi gerçeklerin ortaya çıkması değil, ekonomik yükümlülükler doğurabilecek, halkımızın cebinden çıkacak bir ekonomik bedelleri olan dış ilişkiler siyasetinden bahsediyoruz. Yalnızca çıkarlarımızı korumaya çalışıyoruz.

Burada durup soykırım yasalaşsın, tarihimizle hesaplaşalım demek 1915'te yaşanan bir takım olayların bedellerini 100 yıl sonra o topraklarda yaşayanlar ceplerinden ödesin demek. Bu biraz kerizlik olmuyor mu?..

Dünya soykırımların soykırımın tarafı olmayan meclislerde tartışılıp, karara bağlanıp, buna göre bunun bedelinin ekonomik olarak o topraklarda kalanlara ödetildiği soytarı bir yer olmasın. Tüm dünyadan tarihçilerin eşit söz hakkına sahip olduğu adaletli komisyonlar kurulsun. Dünyanın sicili temizlensin. Karara bağlansın.

Sonra tüm insanlık olarak içimiz rahat alnımız açık başlayalım kardeşleşmeye. Globalleşmeye...

4 Mart 2010 Perşembe

Tasfiyeye doğru...

Açılımın başlaması ile heyecanlanan DTP-Öcalan-Kandil üçgeni açılımın belli bir evresinde sert bir ağız değişikliği yaparak açılıma şiddetle karşı çıkmaya başlamıştı. Daha önce gazetelere röportajlar veren Karayılan'dan, olumlu mesajlar göndermeye çalışan Öcalan'dan, 'Başbakan'la görüşelim açılımı yapalım bizi muhattap alın' diyen DTP'den bir anda keskin bir dönüş gelmişti.

Bu üç güç de aynı olaylara işaret ediyor, eften püften nedenler öne sürerek sokaklarda çocuklara polislerin taşlatıldığı eylemlerin düğmesine basıyorlardı. Buna gerekçe olarak söyledikleri tek bir neden vardı: 'Açılımın asıl amacı demokratikleşme değil, PKK'nın tasfiyesidir.' O tarihte nereden bu sonuca vardıkları kamuoyu tarafından anlaşılamamıştı.

Sokak eylemlerinin kesilmesi ise KCK Gözaltıları'nın sonrasına denk geliyor. KCK Gözaltıları demokratik açılımın kendi kendini baltaladığı bir süreç olarak nitelendirilmişti. Gözaltılar sonucunda bölge halkı açılıma olan inancını tamamen kaybetti ve hali hazırda sürünmekte olan açılım fiilen de sona erdi. Gözlatılardan bu yana ortalığın çok daha sakin olduğunu, terör eylemlerinin gerçekleşmediğini ve Öcalan'ın siyaset yapma heveslisi demeçlerinin kesildiğini söyleyebiliriz.

Daha sonra önce İtalya sonra Belçika'da gerçekleştirilen operasyonlarla PKK'nın Avrupa organizasyonu da dağılma noktasına getirildi. Televizyon ve radyoları kapandı.

Açılımda Kandil'den döneceği düşünülenler KCK operasyonları ile kesildi. Avrupa'dan döneceği düşünülenler ise Belçika'nın operasyonları ile dönmek bir yana orada terör örgütü listesine girme tehlikesi ile karşı karşıya kaldılar. Türkiye'ye dönüşleri hapishane sevki şeklinde bile olabilir.

Tüm bu olanlar AK Parti'nin açılım politikasının başta belirlenen amaca uygun olarak ama çok daha başka yollarla PKK'nın tasfiyesine yol açabileceğini söylemek mümkün. Bunun baştan hesaplanıp hesaplanmadığını ise bilmek pek mümkün değil.

Askeri Vesayet Sona Ermiştir #4 ve #5

Kadri Gürsel - Milliyet Gazetesi

Türkiye için en iyi sonuç, bu güç mücadelesinin mağlubunun asker olması, ancak karşı tarafın kendisini galip gibi hissetmemesidir.
AKP ve onun otoriter eğilimli liderinin, üste çıktı diye sınırsız güç elde etme hevesine kapılmaması gerekiyor...
Bu bağlamda AKP iktidarıyla ittifak ilişkisi içindeki “liberaller”den gerçek ve samimi olanlarına büyük bir görev düştüğü kanaatindeyim.
Madem normalleşiyoruz, yani “asker ve nüfuzu” siyasetten tasfiye ediliyor, liberallerin de artık AKP iktidarıyla bu ilişkilerini gözden geçirip “normalleştirmeleri” gerekmiyor mu?
AKP’yle aralarına normal bir mesafe koysalar daha iyi olmaz mı?
İktidarla yakın temas, bunlardan bazılarının zaman içinde bağımsız entelektüel kişiliklerini yitirmelerine neden oldu... Kimileri tamamen angaje olup AKP’cileşti... İktidara, maddi çıkar ilişkisiyle de perçinlendiler.
Sözüm böylelerine değil.
Türkiye ne kadar değişirse değişsin, AKP iktidarda kaldıkça onlar için bir “asker sorunu” varlığını hep güçlü biçimde sürdürecektir. Çünkü “asker sorunu” onların AKP’yle ittifakının meşru zeminini oluşturmaktadır.
Sözüm, AKP’yle ilişkilerini henüz normale dönemeyecek kadar derinleştirmemiş olanlara...
AKP’yi eleştirmenizin, bu partinin liderliğindeki otoriter eğilimleri gündeme getirmenizin zamanı artık gelmedi mi?


Gülay Göktürk'ün inisiyatifi ile hazırlanan ve benim de altına imza koyduğum Başbakan'a yönelik protesto metni, "önümüzde duranlar"ın en önemli başlangıçlarından biri. Ortada darbeci de, darbe de kalmadığına göre demokratik sorumluluğun, demokrasinin aktörlerinde daha kuvvetli tezahür etmesi lâzım. AK Parti hükümetlerine, başından beri darbecilere karşı destek verenler artık daha titiz ve seçici davranacaklar. Sandıktan çıkan iktidara demokrasinin verdiği gücün, sandıktan çıkanlar dışında rakibi kalmadı. O zaman daha fazla hukuk, daha fazla saygı ve daha fazla özgürlük talep edeceğiz. Ve daha çok eleştireceğiz. Darbeler tarihinin sona ermesi, AK Parti'nin elinde artık mazeret bırakmadı. Demek ki rejim tartışmaları içinde boğulan ülke sorunlarını, artık yüksek standartlı bir demokratik zeminde tartışacağız.

Mezarlar karanlıktır. Önümüz ise aydınlık. Karanlığı geride bıraktık. Önümüzde yapacak çok iş var.

Uyandı İbrahim

Akşam Gazetesi - Ahmet İnam

Uyandı İbrahim. Gün ışıyordu. Dışarıdan gelen gürültülerin nedenini anlamak için baktı pencereden: Gözlerine inanamadı. Sabahın köründe cadde tıklım tıklımdı. Herkeste alışılmadık bir telaş vardı. Bir yerlere doğru koşuşuyordu insanlar. Gördüğü insanların tümü üniformalıydı. Kimisi beyaz, kimisi mavi, kimisi kırmızı... Renk renk üniformaları içindeki insanların önlerinde yine üniformalı köpekleri vardı. Küçücük çocuklarına bile kendi renklerinden üniformalar giydirmişti anneler. Caddenin elektrik direklerinden birine bağlanmış büyük bir hoparlörden bağrış halinde bir ses yükseliyordu: 'Ey halkım! Demokrasi geliyor! Telaşa gerek yok. Açılıyoruz. Vesayet kalktı. Şimdi büyüklerimizin vasiyetini dinlemenin zamanıdır. Tarafsız kurumlarımıza güvenin. Artık sizin dedikleriniz olacak. Kimse tehdit edemeyecek sizi.' Bu arada uygun adım yürüyen bir üniformalı grubun önündeki üniformalı köpeklere gözü takıldı: Demokrasiye karşı çıkanları üniformalarından ve kokularından tanıyor, üzerlerine saldırıyorlardı. Sahipleri köpeklerin ardından bağırıyorlardı: 'Özgür olmayanları yakarız, yaşatmayız. Ya demokrasiyi sevecek ya ülkeyi terk edeceksiniz!' Paçasını köpeklere kaptıran yaşlıca biri, köpeklerin sahibine can havliyle soruyordu: 'Peki, nasıl demokrat, nasıl özgür olacağız?' Cevabı veren üniformalı biraz küçümseyerek şöyle diyordu: 'Şimdiye dek, siz özgür oldunuz, sıra bizde. Bizim gibi yaşar, bizim üniformalarımızı giyerseniz, özgür olursunuz.' 'Tamam, tamam' diyordu paçasını kaptıran, 'çekin artık üzerimden köpeklerinizi'. Köpekler, adamın paçasını bırakarak, en yakın medya kuruluşlarına gidiyorlardı. Demek diye düşündü İbrahim, 'insanlar böyle özgür oluyor. Özgür olanların ilk vazifesi özgür olmayanlara özgürlüğü dayatmaktı. Dayatılan özgürlükler ülkesine uyandım. Günaydın bana!'

***

Uyandı İbrahim. Sokağa çıktı. 'Üniformanı giy, üniformanı giy!' diye bağrıştı etrafındakiler. 'Neden?' 'Üniforması olmayanlar Himalayıcılar davasında yargılanıyor.' 'Ne davasıymış o?' 'Demokrasiye karşı çıkanların hadlerinin bildirildiği dava' 'Karşı çıkanların üniforması yok mu?' 'Var da, üniformasızları da özgürlükçü üniforması giymedi diye yargılıyorlar. Yargılanmamak için ya özgürlükçü üniforması giyeceksiniz ya da tımarhaneye gideceksiniz. Bir seçenek daha var, kanınız bozuk sayılacağı için kan tahliline. Bozuksa Himalaya ya da tımarhane. İbrahim gülümsedi. 'Bizim eve yakın, ben tımarhaneye gidiyorum' dedi.