26 Şubat 2010 Cuma

Madem ki doğrudan yanasın...

Recep Tayyip Erdoğan son açıklamalarında köşe yazarlarının susturulması istemini açıkça ifade etti. Şunları dedi:

"Öyle garip, öyle çirkin yorumlar getiriyorlar ki... Yani akla hayale gelmez şeyler. Ya siz bu ülkeye yardımcı mı olacakısınız, ortamı kızıştıranın gayreti içinde mi olacaksınız? Bir ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanın ve genelkurmay başkanıyla bir araya gelerek değerlendirmesi yanlış bir şey mi? Diğer kurumların başkanlarıyla bir araya gelmesi yanlış bir şey mi? Bu anayasayla cumhurbaşkanına verilmiş yetkiler, haklar. Bunu bile gazetelerin köşelerine garip garip yorumluyorlar.

O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hakim olamıyorum’ diyemezsin. Sen bunun sorumlususun, diyeceksin.

***

Üçlü görüşmeyi nasıl böyle yaparlar, genelkurmay başkanı oraya nasıl gidermiş, genelkurmay başkanının katıldığı toplantıya 'cumhurbaşkanı zirvesi' nasıl denir... Böyle saçma şeyler olur mu? Bunlar edebe ve adaba sığmaz. Herkes fikrini söylemekte serbesttir. Ama o insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki ‘Kusura bakma, bizim dükkanda sana yer yok’. Herkes vitrinine layık olanı koyar."

Bu açıklamalardan da çok iyi anlaşılıyor ki Başbakan'ın ifade özgürlüğü ve eleştirilerle arası pek iyi değil.

Demokrasi çığırtkanlarının (demokrasicilerin) şu anda hangi partiyi desteklediklerini çok merak ediyorum.

Türk miliyetçisi MHP'yi veya Kürt milliyetçisi BDP'yi desteklediklerine ihtimal vermek istemiyorum. Statükocu CHP baş düşmanları konumunda. Onları da geçtik. AKP ise bu ve benzeri ifadelerle demokrasiye inanmadığını, sadece işine geldiği sürece demokrasiden yana olduğunu pekala belli ediyor.

Belli ki AKP'nin tek derdi daha önceki mağduriyetleri (Erbakan hükümetinin istifaya zorlanması ve Gül'ün Cumhurbaşkanlığı öncesinde verilen muhtıra) ile hesaplaşma. Demokariscilerin onları destekliyor olmaları gerçek demokrat olmadıklarının, onların da aynı AKP'nin yaptığı gibi hedefe giden yolda her yolu mübah gördüklerinin açık bir göstergesi olacaktır.

Demokrasiciler halka ve demokrasiye inanıyorlar. Halkın temsilinin tam yansıması olması gerektiğini, yönetime üst merciler tarafından müdahele olmaması gerektiğini söylüyorlar. Onlara kalsa barajın tümden kalkmalası, halk ne diyorsa onun iktidarının devam etmesi gerekiyor.

Peki nasıl olyor da demokrasiciler halkın oylarının %90'ından fazlasının temsil edildiği bu mecliste kendileri ile aynı görüşü paylaşan bir parti bulamıyorlar? Ve buna rağmen daha fazla temsilden yanalar.

Bu durumda onların istediği demokrasinin de 'Atatürk'ün tepeden indirdiği demokrasi'den ne farkı kalıyor?

Hani halk istediği (hakettiği) gibi yönetilecekti?..

Ergenekon 'kanı bozuklara' karşı mı?

Nuray Mert - Radikal Gazetesi:

Bir ülkenin demokratikleşmesi için, tek tek her vatandaşın ‘kusursuz demokrat’ olması gerekmez. O nedenle, vaktiyle başörtüsü mücadelesi yapan kızlara, ‘madem bir özgürlük talep ediyorsunuz, diğer bütün özgürlük hareketlerine katılın, feminist dernekleri destekleyin’ dayatmalarını haksız bulmuştum. Kürtler için de benzer bir şey söylüyorum, Kürtlerin önceliklerinin kendileri için istedikleri kültürel haklar olması, demokratikleşme için illa bir zaaf olarak görülmemeli. İşçi, emekçiden, işadamlarının haklarını da savunmasını bekliyor muyuz?
O nedenle, ‘herkes kendine demokrat’ ithamını yaparken daha ince düşünmek gerektiğine inanırım. Her kesim ve talebin kendi öncelikleri etrafında hak ve özgürlük arayışı içine girmesiyle demokratik bir dinamik, atmosfer oluşabilir, siyasal sistemleri esnetebilir. Şahsen benim ve birçok demokratın, din ve vicdan özgürlüğü yönündeki talepleri de, Kürt meselesi etrafında oluşan muhalefeti de, demokratikleşme adına bir umut olarak görüp, destekleme nedenimiz budur.
Ancak, demokratikleşme, hak ve özgürlük arayışı içinde olan tüm taraf ve çevrelerin asgari bir demokrasi anlayışına sahip olması ile mümkün olur. Aksi takdirde, olay çatışma, çekişme ve düpedüz iktidarın el değiştirmesi sürecine dönüşür.
Halihazırda Türkiye’de olan budur.
Son Ergenekon dalgası, komutanların gözaltına alınması üzerine farklı yorumlar üzerine söylenecek hiçbir şeyim yok. Olayın tümü, bize yansıyan kısmıyla hiçbir şeyi doğru dürüst izah etmiyor, tam tersine daha da karanlık hale getiriyor. Bu Ergenekon dalgasının da yine, geçmişteki benzerlerini hatırlatır biçimde ve bu kez ‘Savcılar kavgası’ üzerine gelmesi, yaşadıklarımızın biz fanilerin çözebileceği şeyler olmadığına, çok bulanık bir tablonun varlığına işaret ediyor.
Ergenekon sürecini, asker sivil ilişkisinin normal demokratik sınırlar içine çekilmesi mücadelesi olarak görüp önemseyenleri anlarım. Ama bu heyetin, bu süreç içinde türlü çelişki ve haksızlıkları ısrarla görmezden gelmesini, bariz tuhaflıkları hiç sorun etmeden demokratikleşmeye yormalarını anlamam mümkün değil. Yine, bir yandan demokratikleşme derken, diğer yandan, Tekel işçilerinin eylemlerini bile Ergenekon ile bağlamaya çalışan, Soğuk savaş dönemi diliyle ‘ideolojik’, ‘PKK bağlantılı’ diye takdim edebilen bir siyasi ortamı mazur görmelerini anlamam da mümkün değil.
Ve nihayet, geldiğimiz noktada, bir iktidar milletvekilinin, (Ahmet Aydoğmuş- Çorum), bir toplantıda, ‘Bu iktidara karşı çıkanların kanlarını tahlile yollamak lazım. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir’ diye başlayıp aynı vehamette devam eden konuşması, tüm bu genel tablodan bağımsız, bir ‘istisna’ olarak görülemez. Tüm iktidar partisi mensuplarının aynı kafada olduğunu asla düşünmüyorum. Ancak, mevcut iktidarın içinden çıktığı düşünsel-siyasal gelenek, öteden beri ‘kanı bozukluğu’ sorun etmiş, birçok tarihi siyasal olayı bu çerçevede görmüş bir gelenektir. Bu siyasi geleneğin baş tacı ettiği Necip Fazıl, Meşrutiyet deneyimini doğrudan, Cumhuriyet’i dolaylı olarak, dönme-siyonist komplosu olarak okuyan biriydi. Bu milletvekilinin, mevcut asker-sivil çatışmasını Yeniçeri-devşirme terimleriyle izah etmesi de tesadüf ve istisnai bir olay değil. Bu yaygın ve sorunlu bir tarih okumasının tezahürü. Bu tarih okumasından kalkıp, Ergenekon’u ‘kanı bozukları tasfiye’ diye anlamak işten bile değil.
Demokratikleşeceğiz diye girişilen bir büyük iktidar davasında, işin içine bir de bu zihniyetin hortlaması girerse vay halimize. Ben, mevcut partinin İslamcı geçmişini, ona karşı bir baskı aracı olarak kullananlara hep karşı çıktım. Ancak bu zihniyet dünyasının sorunsuz olduğunu da hiç düşünmedim. Bence, insanlar bugün ne diyorlarsa onunla değerlendirilmelidir diye düşündüm.
Tam da bu nedenle, bugün söylediklerini, üsluplarını, uygulamalarını ve bunlar arasındaki uyuşmayı, ciddiye almaktan yanayım. Hele de, demokratikleşme adına tüm umutlarını bu siyasi heyete bağlayan geniş bir çevrenin olduğu bir ortamda, demokratikleşme diyen siyasi çevrenin zihniyet dünyasını ciddi biçimde sorgulamak ihtiyacı doğduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar kimseyi, gerçek zihniyetlerini gizlemekle itham etmedim, bu tür kuşkuculuğa sonuna kadar karşı çıktım. Şimdi gelinen yerde, ‘sarmısağı gelin etmişler kırk gün sonra kokusu çıkmış’ süprizi ile karşılaşmak istemem. Ama bu kötü sürprizlerin artmasının beni tedirgin ettiğini söylemek zorundayım.

25 Şubat 2010 Perşembe

Değişimin bedeli

Türkiye'de artık bir çok denge değişti. Bir çok konuda olmaz denilenler oldu. Dokunulmaz denilenlere dokunuldu. Ulaşılmaz denilenlere ulaşıldı.

Sonunda bu değişiklikler artık öyle bir noktaya geldi ki ne uygulayan sindirebiliyor, ne uygulanan sabredebiliyor.

Halk baş döndüren değişiklikleri takip edemez hale geldi.

Bilgi kirliliği o kadar büyük boyutlara ulaştı ki neler olup bittiğini anlamak için en az on gazetenin son on günkü baskılarını okumak ancak bir fikir verebilir insana. Herkes kendi işine geleni ön plana çıkartıyor, herkes diğerinin kuyusunu kazıyor.

Değişikliklerin olması, dengelerin değişecek olması bir yerlerde oluşacak boş koltuklar, rant mevkileri için iştahları kabartıyor. O mevkiler için kapışanlar agresifleşiyor, dikleşiyor ve kutuplaşıyor.

Bu kadar değişim, bu kadar yoğun gündemi bir halkın kaldırması mümkün değil. Artık bir yerde halk 'dur kardeşim. değişim iyi hoş da bana anlatmadan beni kaygılandırarak bir sürü iş yapıyorsun. ben bundan rahatsız olmaya başladım.' der. Bu da statükocuların işine yarar.

Değişim statükocuların işini bozar.
Haddinden fazla hızlı, halkın sindirebildiğinin ötesinde bir değişim ise yönü ne kadar doğru olursa olsun, değişimcilerin işini bozar.

Seçimlerde değişimin bedelini kimin ödeyeceğini değişimin kendisi değil hızı belirleyecektir...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Klasik bir Ergenekon savcılığı...

Radikal Gazetesi, Erzurum - Erzincan olaylarının bir özetini çıkarmış. Yazıdan klasik Ergenekon savcılığını gösteren, buram buram 'planting' kokan bir 'delil bulma' hikayesini buraya taşımakta fayda var:

Gölde bulunan silahlar

Bu gelişmeler yaşanırken 27 Ekim 2009 günü Erzincan Emniyeti’ne Çatalarmut köyü mevkiindeki Göyne Baraj Gölü’nde silah ve mühimmat olduğuna dair bir ihbar yapıldı. İddiaya göre ihbarı yapan kişi, İsmailağa cemaati soruşturmasının zanlılarından biriydi. Barajın bulunduğu yer, askerin yetki alanında olmasına karşın, Erzincan Emniyet Amirliği’ne mensup polisler, bizzat Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın nezaretinde aramalara başlamıştı.

Aramalarda gerçekten de silah ve mühimmat bulundu. 10 el bombası, 1 adet kimyasal el bombası, 3 adet el bombası fünyesi, 2 adet 40 milimetrelik bombaatar mühimmatı, 310 adet 5 milimetre uzunluğunda uzun namlulu silah fişeği, 5 adet Bixi silahına ait çelik çekirdekli yangın fişeği, 1 adet uçaksavar fişeği, 6 adet Commet aydınlatma fişeği, 1 adet renkli küçük sis kutusunun yanı sıra bir cep telefonu ile telefondan ayrı vaziyette bir de sim kartı ve hafıza kartı da bulundu. Göl sularının çekilmesiyle bulunduğu öne sürülen silah ve mühimmatı atanlar, her nedense kendilerine ulaşılacak bilgiyi barındıran “cep telefonu ve sim kartı da olay yerine atınca”, yapılan teknik inceleme sonucu zanlılara ulaşılmıştı.

16 Şubat 2010 Salı

15-18 yaşları arasındaki gençler de oy kullansın...

Şimdi yazıyı okumayı tam burada kesip başlığa tekrar bakalım. 5 saniye düşünelim bu öneri ile ilgili...

***

***

***

***

Aklımıza gelen ilk konulardan biri bunun mantıklı bir öneri olup olmadığı değil de, hangi partinin daha fazla genç nüfusu olduğu, bunun hangi partiye yarayacağı oldu değil mi?

Demekki neymiş?

Demokrasiyi tam sindirememişiz içimize...

Kürtler'den AKP'ye seçim cezası

AKP'nin tüm iktidarı döneminde en büyük hatası Kürt Açılımı sırasında Mahmur ve Kandil'den gelen 34 PKK'lının karşılanma törenleri oldu.

Törenlerde teröristlerin kahramanlaıştırılması, 'Abdullah Öcalan istedi diye geldik' demeleri ve ayaklarına kadar mahkeme getirilip bir an önce serbest bırakılmaları terörden büyük zararlar görmüş Türk halkının kalbinde derin yaralar açtı.

Hatasını anlayan AKP açılımı durdurdu ve olayı soğutmaya çalıştı.
Ancak teröristleri serbest bırakan AKP'nin güdümündeki polis teşkilatı, terör örgütü ile bağlantıları oldukları gerekçesi ile KCK operasyonlarını başlattı ve sivil siyaset yapan Kürtleri hapse atmaya başladı.
Belki de bu yolla açılımın aleyhlerine çeviren Kürt toplumunu cezalandırmak istedi.

KCK operasyonlarının mağduru eski DEP milletvekili Hatip Dicle ise son darbeyi vurdu ve seçim gününe kadar muhalefetin tepe tepe kullanacağı kozu verdi.

Dicle, KCK operasyonları kapsamında yargılanması esnasında Diyarbakır Mahkemesi Hakimi'ne şöyle dedi: “15 Ekim 2009 tarihinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk beraberindeki bir heyet ile birlikte İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı ziyaret etti. İçişleri Bakanı da bu heyete, 'Konuyla ilgileniyorum. Müsteşarımı Diyarbakır'a gönderdim. Hakim ve savcılar ayarlandı, geldikleri gibi geçecekler' dedi.”

Bu sözler de anlatıyor ki Kürt toplumunun DTP(BDP)-KCK-PKK himayesindeki kısmı da açılıma en az milliyetçi muhalefet kadar karşı.

Sonunda bu da oluyor.
Türk milliyetçisi ve Kemalist muhalefet ile Kürt milliyetçisi muhalefet açılıma karşı aynı safta yer alıyor.
AKP iktidarına son vermek için her türlü kozu kullanıyorlar.

13 Şubat 2010 Cumartesi

Askeri vesayet sona ermiştir... #3

Yeni Şafak Gazetesi - Ali Bayramoğlu: Özkök, Büyükanıt ve Başbuğ

Türk Silahlı Kuvvetleri açısından kritik bir anda İlker Başbuğ devreye girdi, ikinci aşamanın, siyasal değişim döneminin Genelkurmay Başkanı oldu. Ordunun değişimin nesnesi ve öznesi olmasının çapı büyümüş ve niteliği değişmişti. Askere yönelik sorgu, sual dönemi ve yargı süreci başlamıştı.

Başbuğ bu süreci yönetmekte ciddi sıkıntılar yaşadı. Dedik: Güne göre direnç politikasını devreye soktu, güne göre orduyu yeni duruma uyarlamaya gayret ettiğini ima etti.

Demilitarizasyon sürecini "yönetmekte" başarısız olduğu söylenemez... Bu yönetime günlük gelişmeler, çelişkiler, el kol yordamı ve zorunluluklar hâkim olsa da...

Sert ve kabul edilemez çıkışları oluyor...

Ancak madalyonun diğer yüzü de önemlidir.

Başbuğ'un Kürt sorununun varlığını ikrarı, darbe dönemlerinin sona erdiğini vurgulaması, ordu içi temizlik çabaları, siyasi iktidarla çatışmasız bir ilişki götürmesi, daha doğrusu bunları yapmak zorunda kalması önemlidir.

Askeri vesayet sona ermiştir... #2

Radikal Gazetesi - The Economist: Türkiye'de darbeler dönemi bitiyor:

Başbuğ engin kavrayışa sahip
Türk ordusu siyasete karışma bağımlılığından kurtulmaya başlıyorsa eğer, bu kısmen en tepedeki ismin çabaları sayesinde oluyor. Kürt isyanının zirvede olduğu 1990 başlarında sertliğiyle nam kazanan Başbuğ, en az diğerleri kadar sıkı bir laik. Fakat ordunun İslam’la yıldızının barışmadığı intibasının, popülaritesinin azalmasına katkıda bulunduğunun da farkında. Başbuğ ordunun rolüne dair bazı seleflerinden daha engin bir kavrayışa sahip. Edelman’a göre Başbuğ’un 1960 darbesi sırasında harp okulu talebesi olarak edindiği tecrübeler, onu siyasetinde ordunun yeri bulunmadığına inandırdı. Adı darbe iddialarının hiçbirine karışmadı. Bu tür teşebbüslerde bulunanları ayıklamakta kararlı olduğunu söylüyor. Şimdi emrindeki bazı askerler mesajı almış gibi görünüyor; sızdırılan darbe planı iddialarının birçoğunun arkasında onların olduğu söyleniyor. Balyoz haberini patlatan Taraf muhabiri Mehmet Baransu, “Bazıları meslektaşlarının ayağını kaydırmak istiyor, bazıları Gülenci, fakat birçoğu ordunun siyasetin dışında kalması gerektiğine inanan idealistler” diyor. Bu tür yaklaşımlar Türkiye’nin her tarafına yayılıyor.

1909’da Atatürk Jöntürk yoldaşlarına hitaben, “Ordudaki arkadaşlarımız artık siyasete bulaşmamalıdır. Bunun yerine bütün çabalarını orduyu güçlendirmeye yönlendirmelidir” demişti. Aradan 100 yılı aşkın bir süre geçti ve mesaj nihayet yerine ulaşıyor olabilir.

Herkes rol yapıyor...

Dinciler postmodern darbeden mağdur olunca demokrat oldular. Ordu karşıtı oldular. Ama içlerinden cihatın ana unsuru olan orduyu sevdiklerine eminim. Demokrasi, platonik aşkları şeriatın tam karşıtı. Ama iktidarlarını ellerinden alan güçlere karşı zaman onları demokrat yaptı çıktı.

Solcular milliyetçi ve militarist oldular. Yıllarca milliyetçiliğin karşıtı ve darbelerin mağduru olmuş bir kesim Atatürk'ün mirasına sahip çıkabilmek için söylemlerinde milliyetçi ve militarist değerlere saplandı kaldı. Ama bu durum onların zoruna gidiyor dersek çok da yanılmış olmayız.

Aydınlar dinci oldular. Yazılarında kendilerine taban bulabilmek için dindar kesimin mağduriyetini öne çıkarmaya, hadi onu anladık, dini değerleri yüceltmeye kalkıyorlar. Ama kendilerinin dinsizliğe daha yakın olduğunu tahmin etmek hiç de zor değil.

(Aydınlığın genel bakış açısı insani refleksleri nötralize etmeyi olağan buluyor. Ama insanın insani refleksleri doğası gereği ve insan var oldukça refleksleri de var olacak. Bu da bir toplumun tamamının hiçbir zaman aydın olamayacağının açık bir göstergesi.)

Belki bir tek milliyetçiler aynı çizgide kaldılar. Ne değiştiler, ne de rol yapıyorlar. Bir ara merkez sağ olalıma heveslendiler ama şimdi baktılar ona da gerek yok. Eski aşırı sağ günlere dönüldü.

Milliyetçiler dışındaki kesimlerin hiçbiri aslında değişmedi. Sadece siyasi pozisyonları gereği çıkarlarına uygun olarak başka bir çizgide rol yapıyorlar. Aslında içlerinde dost meclislerinde konuşuyorlar. Şunları diyorlar:

'Oğlum biz şimdi ne olmuştuk demokrat mı olmuştuk?'
'Oğlum bize C(M)HP demeye başlamışlar, milliyetçilerle aynı safta yer almak gücüme gidiyor.'
'Yav bu dincilere iyi hoş yanaştık da adamlarla bir çok konuda konuşulmuyor bile, odun çok aralarında.'

11 Şubat 2010 Perşembe

Postmodern faili meçhuller

Ertuğrul Özkök - Hürriyet

MİLLİYET’in dünkü manşetindeki haberi, tüylerim ürpererek okudum.
Hüzünle, ıstırapla okudum.
Tiksinerek okudum.
Düşünün “birileri”, “alçak birileri”, bir deniz albayını takip ediyor.
Büyük bir ihtimalle telefonlarını dinliyor.
Sadece onu değil, eşini de dinliyor.
Sadece dinlemiyor, takip ediyor.
Fotoğraflıyor.
Sonra dünyanın en alçakça pususunu kuruyor.
Albayın eşinin, bir evden çıkarken gösteren fotoğrafı bir internet sitesine konuluyor.
Belli ki bunu yapan o “birilerinin” bir amacı var.

* * *
Hadi gelin hesaplaşalım.
Hangisi daha kötü, hangisi daha pespaye?
Bazı subayların “Bülent Arınç’ı takip ettikleri” iddiası mı?
Yoksa bazı “birilerinin”, ordunun bir subayını ve eşini gizlice takip edip fotoğraflamaları mı?
Hangisi daha kalleşçe bir pusu?
Hangisi daha “asimetrik” bir savaş?
Bülent Arınç’ı günlerce konuştuk.
Manşetlerden konuştuk, köşelerden konuştuk.
Meclis’te konuştuk, sokakta, televizyonlarda konuştuk.
Peki bu kalleş pusuyu da aynı ölçüde konuşacak mıyız?
Yoksa bunun demokrasi ile ilgisi yok deyip geçecek miyiz?
Ben diyorum ki var.
Asıl bunun demokrasi ile ilgisi var.
Pusu kurarak, çifte standart uygulayarak; “Kurunun yanında yaş da yanar” diyerek; eski mağduru, kayıtsız şartsız desteklerle bugünün zalimi haline getirerek;
“Tali mesele, asli mesele” gibi demode Marksist bahanelerle, işimize yaramayanı görmezden gelerek; kendi ideolojik istasyonumuza giden her trene sorgusuz sualsiz atlayarak; her yolu mubah görerek; yani böyle bir ikiyüzlülükle demokrasiye mi gidiyoruz?
Yoksa postmodern bir istibdada mı....

Ben diyorum ki;
Ordunun içinden “birileri”, eğer Bülent Arınç’ın veya başka bir siyasetçinin evini tarassut altına almışsa, bunun üzerine gidilmeli.
Ama başka “birileri” de, bir albayın veya başka birinin evini, özel hayatını tarassut altına almışsa, onun üzerine daha da gidilmeli.

* * *

Büyük bir üzüntü ile izliyorum.
21’inci yüzyıl şu haliyle Türkiye’ye ne yazık ki, “tarihi riyakârlıktan” başka hiçbir şeyi vaat etmiyor.
Alın Hrant Dink olayını.
Derin devlet diyordunuz.
Alın o devlet, sığıyla, deriniyle 7 yıldır elinizde.
Hrant Dink’in arzusuyla yapılan bir manşetten hesap soruyorsunuz da, bu işte birinci dereceden sorumluluğu olan polislerin apar topar aklanmasına neden tek kelime etmiyorsunuz?
Artık askere de söyleyecek lafınız yok.
Dayak yiye yiye bitap düşmüş, süngüsü düşmüş, takatı kalmamış bir asker o.
“Askeri vesayet” desen, sokaktaki adam gülüp geçiyor.
Ama gerideki enkaza bir bakıyorsunuz ki, memleket bir “pusu vesayetinin” istibdadında inliyor.
Öyle bir istibdat ki, memleketin bir ucundan girip, ötekinden çıkıyor.
Asker artık ücra Güneydoğu karakollarında değil, evinde pusuya düşürülüyor.
Kim bunu yapıyor diye sormaya kalksan, sahipleneni yok.

* * *

Mavalı bırakalım; asker dediğin kurum, artık Patagonya’da bile darbe yapamaz.
Ama toplumlar bu yolla susturulur.
Böyle kalleş pusularla, göz hapisleriyle, böyle kalleş mayınlarla kurulur postmodern istibdat.
Bu artık hepimizin meselesidir.
Postmodern faili meçhul cinayetler artık budur.
Sormayacak mıyız bunun hesabını.
Sormayacaksak yuh olsun demokrasi lafını ağzından düşürmeyenlere.
Yuh olsun bizlere.
Topumuza yuh olsun.

10 Şubat 2010 Çarşamba

MHP, AKP'nin dilinden konuşmaya başlayınca

AKP 8 yıllık iktidarında Türkiye'de siyasetin dilini baştan aşağı değiştirdi.
Sokak dili Başbakanlık dili haline geldi.

Erdoğan'ın üslubunu halktan bağımsız siyaset yapma adeti olan kesim tarafından çok ciddi tepkiyle karşılandı. Ama tabiki halktan büyük destek gördü. Halk o koltukta kendi gibi konuşan, kendi gibi tepki veren birini görünce kendini özdeşleştirmekte gecikmedi. İş %47'lere kadar çıktı.

CHP şu zamana kadar elitsit üsluba devam ederek siyasetin dili konusunda da statükodan yana olduğunu gösterdi.
MHP ise kızgın siyaset yaparak, Bahçeli'nin bağarış çığırış ve ses kısılmaları arasında seveni tarafından bile kolay kolay dinlenemeyen anlamsız bir üslup içerisindeydi.

MHP son 'bizim sıralarımıza 1 metre yaklaşırlarsa ne olacağını görürler' lafı ve Bahçeli'nin daha az bağıran üslubu ile AKP'ye siyasi üslupta da rakip haline geldi.

AKP akıllı davranmazsa milliyetçi oylarda sıçrama olabilir.
Çünkü AKP'nin yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven tabanı, milliyetini de milli değerlerinden ötürü sever.

Erdoğan tabanını açılıma hazırlarken 'biz muhafazakar demokratız ona göre' diyordu. Taban da kafa sallıyordu. Ama demokrat lafını hazmettiklerinden değil, muhafazakar lafına tav olduklarından sallıyorlardı kafalarını...

Kürt açılımı sonuç verebilir

Meclis'teki kavga ortamı arttıkça 90'ların çiğ köftesi de kavgası da eksik olmayan meclis hali aklıma geliyor. Bu kavga ve kaos ortamı içerisinde Bahçeli AKP'lilere 1 metreden fazla yaklaşmayın diyor, Erdoğan'da Bahçeli'ye git doktora gözük diyor.

Sonuçta kimse yine BDP'nin sesini duymaz oldu.
Benim derdim bana yeter havasına girildi.
Artık resmen seçim atmosferi hissediliyor.

Gül, 'yeni anayasa için zaman yok' diyorsa 'seçimlerden evvel Kürt açılımında da sonuç verici yasal değişikliklere gitmek mümkün değildir' çıkarımını yapmak zor değil. Belki de Gül, bu yolla AKP'den somut açılım bekleyenlere de seçim sonrasını bekleyin mesajını vermek istedi.

Bu durumda açılım beklentisi ile umutları bir noktaya kadar çıkartılıp orda bırakılan Kürt halkı sandığı beklemeye başladı.

Öcalan'dan talimatı alan BDP artık daha sakin açıklamalar yapıyor ve daha az provokatif davranıyor.

Açılımın en azından önümüzdeki 1.5 sene içerisinde olamayacak olmasıyla tasfiye edilme riski azalan PKK da rahatladı.

Nazar değmesinki terör örgütünün eylemsizlik hali devam ediyor.
Eğer bu 1.5 sene boyunca da durum böyle devam ederse kimse Kürt açılımı sonuç vermedi diyemez.
Türkiye terörsüzlüğü özledi çünkü...

5 Şubat 2010 Cuma

Askeri vesayet sona ermiştir...

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un Emasya ve Gata konusundaki son iki açıklaması çok önemliydi.

Önce Emasya için 'EMASYA’ya aşırı önem verildi. Olmadık yerlere çekildi. Bu protokole gerek yok.' dedi.
Sonra Emine Erdoğan'un Gata'dan refuze edilmesiyle ilgili olarak 'İnsani boyuttan bakarsak bu olayı bugün savunmamız mümkün değil.' dedi.

Bu iki açıklama çok net gösteriyorki Türkiye'de askeri vesayet Genelkurmay Başkanı eli ile sona ermiştir. Bundan sonra 'darbeci' yaftası yapıştırarak askere belden aşağı vurmanın, 'şeriatçı' yaftası yapıştırarak AKP'nin her dediğine ilk kelimesinden muhalefet etmekten farkı yoktur.

İki bakış açısı da körlüktür.

Demokrasi çığırtkanları artık gözlerini açsınlar.
Türkiye'nin hayırlı işlerde ihtiyacı olduğu enerjilerini başka konulara kaydırsınlar.

Kaydırmıyorlarsa niyetlerinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu akıllara gelecek.

3 Şubat 2010 Çarşamba

AKP seçim atmosferine çekiliyor...

AKP aynı anda 10 kitabı okumaya başlamış, hepsinde belirli bölümleri bitirmiş ama hiçbir kitabın sonunu getirememiş, kararsız ve maymun iştahlı bir okur gibi.

İcraatlarının en büyük lokması olan Kürt açılımı engellendi ve başarısız oldu. Alevi açılımı Alevi tabanında yankı bulmadı. Ermeni açılımı, Roman açılımı ve Patrikhane açılımı başlamadı desek yeridir. Anayasa değişikliği için zaman kalmadı. Askeri vesayeti sona erdirme çabalarında ise samimiyeti sorgulanıyor. Karşı vesayet heveslisi oldukları iddiaları yadsınacak cinsten değil.

İcraatlarında sıralamayı iyi ayarlayamadılar ve 1. sınıfı geçmeden 2. sınıfa başlayan öğrencinin kalacağı gibi kaldılar. 2. sınıfı okurken 1. sınıfı dışardan bitirmeye çalışıyorlar şu anda.

Meclis'te son kavga ile AKP seçim ortamına çekilmiş oldu. Önce Bülent Arınç'ın had bilmezliğinin sonra da Osman Durmuş'un tahriklerinin esiri oldular. Bu olay ile toplum algısındaki imajları zedelendi ve yenliklerin peşinde koşan özgürlükçü parti imajından 90'ların kavgacı ve eleştiriye tahammül edemeyen parti imajına doğru hızla yol aldılar. Kısaca erken seçim istekleri kaale alınmayan muhalafetin istediği noktaya geldiler. Erken seçim olmasa da şimdiden seçim atmosferine çekildiler.

Bu imajı ya en kısa zamanda temizleyecekler, ya da bu imajın içerisinde seçim kavgalarına başlayacaklar. İcraatların tamamlanmadan seçime girilmesi, kötü ekonomi ile birleşince sandıkta işleri hiç kolay olmayabilir...