30 Ocak 2010 Cumartesi

%5 Senaryoları...

DSP'nin seçim barajının %5'e inmesi için yasa tasarısı hazırlaması kuşkusuz bir çok kesimi heyecanlandırdı. AKP iktidarına alternatif olmak isteyenler, CHP beceriksizliğine isyan edenler, demokratlık heveslileri ve AKP iktidardan insinde nasıl inerse insinciler yeni seçimle birlikte en az %5 oy alarak meclise girmenin hesabını yapmaya başladılar.

Barajın %5'e inmesi demokrasiye inancı hususundaki samimiyeti sorgulanmakta olan AKP'nin oylarının artması adına güven verici bir uygulama olabilir. AKP barajı %5'e indirise tek derdinin muhtıra ve darbelerin intikamını almaya çalışmak olmadığını, gerçekten Türkiye'nin demokratikleşmesini önemsediğini tabanı dışındaki seçmenlere de hissettirebilir. Tabanının zaten demokratlıkla pek işi de yok sorunu da. Onlar zaten yaratılanı Yaratan'dan ötürü seviyorlar.

Barajın düşmesi AKP'nin oylarının yüzde olarak artması ancak milletvekili sayısı olarak azalmasına neden olabilir. Bu da AKP'nin işine gelmeyecektir. Anaakım medyanın %5 işini giderek artan şiddetle pompalayacağından ve üsttekine benzer argümanlarla AKP'yi gazlayacağından da eminim.

AKP'yle aynı çizgide yer alıp direk alternatif olarak ortaya çıkan tek parti Abdullatif Şener'in Türkiye Partisi. Ancak Türkiye Partisi'nin %5 alması mümkün gözükmüyor. Muhtemelen meclise girme hevesiyle Demokrat Parti'nin meclise girme hesaplarına ortak olurlar. Sonradan bölünmek üzere seçim ittifakı yapabilirler.

Demokrat Parti, Şener'i de yanına alıp iyi bir hava estirebilir. Yüce Divan'dan kaçmakta olan Mesut Yılmaz partinin ağır toplarından olur ve en azından Rize'de oyları arttırır. Demirel'in görünmeyen onursal başkanı olduğu partiye meydanlarda çıkıp konuşabilecek bir lider gerektiği için Cindoruk geri plana çekilir, parti içerisinden idealist genç bir lider yaratılır. Ergenekon davası'nda mağdur edildiğine inanılan kesimler (Ör: Başkent Üni, Metal Sendikası, Yeditepe Üni, TSK'nın bir kısmı) başta olmak üzere toplumun 'AKP iktidardan gitsin de nasıl giderse gitsinci' kesiminin oyları DP'de toplanabilir.

Mustafa Sarıgül'ün Türkiye Değişim Hareketi rüyası kısa sürecektir. Tek başına lider siyaseti yapmanın, ülke çapında örgütlenmenin ve kadrolaşmanın kolay olmadığını görecek olan Sarıgül'ün başbakanlık sevdası kısa sürer. Belediye başkanlığında yoluna devam eder.

DSP, Zeki Sezer'le yakaladığı 'alternatif CHP' imajını giderek kaybediyor. Tabanlarını genişletmek bir tarafa dursun kendi içlerinde bile bölündüler ve Rahşan Ecevit başkanlığında Demokratik Sol Halk Parti'nin kurulmasına yol açtılar. Seçimlerde CHP'nin de DSP'den ortaklık talebi olacağını sanmıyorum. DSP yavaş yavaş yok olmaya başlar bu seçimde. DSHP zaten yok.

Ufuk Uras önderliğindeki Özgürlükçü Sol Hareket'in seçimlere parti olarak girme cesareti gösterip gösteremeyeceğinden çok emin değilim. Ancak girerlerse siyasi arenaya bir hareket getireceklerinden eminim. Girdikleri takdirde AKP'nin demokrasi adına yaptıklarını destekleyen ancak kendisini AKP ile özdeşleştirmekte zorluk çeken kesimin oylarını toplayabilirler. Genç Siviller, aydın kesim ve ılımlı Kürtler Uras'ın partisinin oy hedefleri olacaktır. Mecliste temsil edilmelerinin pek hayırlı olacağını düşündüğüm bir parti.

Şu anda Kürt nüfusun 3'te 1'ini temsil eden BDP'nin bu seçimde oyları az da olsa artacaktır ve %8 noktasına gelebilirler. Muhtemel bir Ufuk Uras rekabetinde az da olsa oy kaybederler ancak açılımın olamamasının Güneydoğu'da yarattığı hayal kırıklığı sonrasında AKP'den oy çalacak olduklarını söylemek mümkün. Çok fazla parti meclise giremezse BDP hülle yoluyla değil de barajı geçerek meclise gireceği için milletvekili sayısı 40'lara çıkabilir.

Saadet Partisi, giderek ortaya kayan AKP'nin tabanında boş bıraktığı oyları toplayarak meclisteki yerini alacaktır. %6-7 civarında bir oy ile Numan Kurtuluş ve partisi, meclisin en uç partisini oluşturacaklardır.

Osman Pamukoğlu ve partisi HEPAR seçimin en renkli partilerinden biri olacaktır. Şimdiden 300.000 üyeye ulaştıklarını söyleyen Pamukoğlu iddialı. Hitap ettikleri kitle açılım karşıtları, bölünmek isteyen Türkler ve TSK kökenli seçmen olacaktır. HEPAR'ın ne yapacağı şu anda öngörülemez durumda. Saadet noktasına çıkmaları da DSP noktasında sürünmeleri de savunulabilir firikler. Seçim süreci bunu daha iyi gösterecektir.

Yakın zamanda Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nu kaybeden BBP muhtemel ittifak senaryolarına kulak asmayacaktır ve bu seçime barajı geçemeyeceklerini bile bile tek başlarına girerler. %1 ve 2 arasında bir oy alırlar.

Açılım sürecinde AKP'nin oy kaybına uğradığını söylemek mümkün. Bu oyları CHP ve MHP topladı. Eğer kapatma davası mağdurluğu, Davos kahramanlığı gibi bir senaryo işletilmezse AKP %32'lere düşecektir. CHP uçlaştı ve oyları kemikleşme yönünde gidiyor. MHP ise CHP'ye nazaran daha ılımlı ve demokrat bir tavır takınıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde mecliste bulunmaları ve başörtüsü konusundaki destekvari tutumları ile takdir toplamışlardı. Son 'Başbuğ'un Balyoz Planı açıklamaları tatmin etmedi' çıkışı da artılar hanesine eklendi ve MHP oylarını arttırdı.

Kaba bir hesapla AKP %32, MHP %20, CHP %20, BDP %8, SP %7 ile toplam %87 oy adresini bulur. Geri kalan %13'den 5'lik parçalar oluşabilirse meclisteki parti sayısı 6 veya 7'ye çıkabilir.

Kısacası barajın inmesi daha fazla insanı ciddi siyaset yapmaya heveslendirir ve siyasetin daha kolay yapılabileceğini görecek kesimlerin artmasına yol açar. Bu durum daha fazla temsil ve fikir paylaşımı imkanının oluşması nedeniyle Türkiye'nin hayrına olur.

AKP yeterli desteği ve gazı görürse barajı indirebilir. Erdoğan barajı indirirken demokratikleşme vurguları hatta şovu yapar. Cümlelerinin sonuna 'göreceksiniz bu adamlar %5'i de geçemeyecekler, gene ruh ikizleri Baykal ve Bahçeli'yle başbaşa bırakacaklar beni' gibisinden aşağılayıcı cümleler kurarak kendini alkışlatır. Neresinden tutsak elimizde kalır yine...

1:03 - 1:11

27 Ocak 2010 Çarşamba

Açılım aslında çok zor değil...

Taraf Gazetesi'nde Neşe Düzel tarafından A&G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür ile yapılan röportajdan bir kesit:

Türkler PKK’lılara af getirilmesi konusuna ne dediler?

Lider kadrosu dışında PKK’ya af çıkarılmasına Türkiye toplumunun yüzde 72’si “Hayır”, yüzde 27,7’si “Evet” diyor. Kürtlerin yüzde 66,7’si ise “Evet” diyor. PKK’nın lider kadrosu da dahil af edilmesine gelince... Buna toplumun yüzde 85,5’i “Hayır” diyor.

Bazı Kürtler de mi “Hayır” diyor?

Kürtlerin yüzde 50’si “Hayır” diyor lider kadrosunun affı söz konusu olduğunda. Çünkü bugün her dört Kürtten ikisi değil, sadece bir buçuğu DTP’li. Buna sadece DTP’liler “Evet” diyor. Biz, Öcalan’ın affın da sorduk. Genel kamuoyunun yüzde 87’si, Kürtlerin ise yüzde 64’ü Öcalan’ın affedilmesine “Hayır” diyor.

Nasıl?..

Şöyle söyleyeyim... Kürtlerin de büyük çoğunluğu buna “Hayır” diyor. Her yüz Kürdün 64’ü Öcalan’a affa “Hayır” derken, DTP’ye oy verenlerde durum değişiyor. DTP seçmeninin yüzde 76,5’u Öcalan’a affa “Evet” diyor. Bir çarpıcı sonuç da şu... Güneydoğu’da kendi meclisi, polisi, memuru olan otonom bir Kürt bölgesine izin verilmesine de sadece halkın yüzde 10’u “Evet” diyor. Yüzde 90 “Hayır” diyor. Hatta Kürtlerin yüzde 79’u, DTP’lilerin de yüzde 64’ü otonomiye “Hayır” diyor.

“Evet” diyenler kim peki?

“Evet” diyenlerin çoğunluğu Kürt değil. “Evet” diyenler Batı’da yaşayan beyaz Türkler. Biz iki kere araştırma yaptık bu konuda. Biri Ağustos 2009, diğeri Ekim 2009... Halk bölünme endişesi taşımıyor. Yüzde 58, “Bu açılım sonucunda Türkiye bölünmez” diyor. Halkın yüzde 42’si endişe taşıyor. “Hükümet bu sorunu çözebilir mi” diye sorduk. Halkın çoğunluğu “Hükümet bu sorunu çözemez” diyor. “Çözemez” diyenlerin oranı ağustosta yüzde 47’yken ekimde yüzde 54 oldu. “Evet, çözer” diyenler yüzde 21’de, “Belki” diyenler de yüzde 24’te kaldı.

İlker Başbuğ neden 'Allah Allah' dedi

Ahmet Hakan - Hürriyet

TÜRK Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin yılmaz bekçisidir...

Hiç kuşku yok...

“İrtica” der, başka bir şey demez...
Şüphesiz öyle...

Bu ilkesel duruş üzerinden “iç düşman” tarifi yapar...

Bunu da biliyoruz.

Ve fakat...

Böylesi tarihi bir misyona sahip olmasına rağmen...

“Türk Silahlı Kuvvetleri” ile “muhafazakâr sağ”ın arası, çoğu zaman gayet iyi olmuştur.

Hatta o kadar iyi olmuştur ki...

12 Eylül’de Türk Silahlı Kuvvetleri, sola karşı “muhafazakâr sağ” ile işbirliği yapmıştır.

“Türk-İslam sentezi”, o dönem devletin resmi ideolojisi haline gelmişti...

Daha ne olsun!

* * *

Bu işin kırılma tarihi 28 Şubat’tır...

Türk Silahlı Kuvvetleri, “Refahyol iktidarı”nı laiklik açısından tehlikeli bulup topyekûn savaşa girişince...

“İç düşman”ı tarif edip hükümeti devirince...

Muhafazakâr sağ kitle nezdinde Türk Ordusu’nun imajı yara aldı...

“Dini değerlerle başı hoş olmayan bir ordu...” algısı ortaya çıktı...

Ve böylece...

“Ordu/Millet” demeye meraklı...

“Ordu peygamber ocağıdır” cümlesini dilinden düşürmeyen...

“Mehmetçik adını Peygamber’den almıştır” diyerek yakınlığa vurgu yapan...

Muhafazakâr sağcılar, artık bu türden lafları etmez oldular...

* * *

Ve derken AK Parti iktidara geldi...

Muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı 28 Şubat’tan kalma kırgınlığı şöyle bir işe yaradı:

Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Ahmet Altan, Eser Karakaş gibi liberal/demokrat aydınların, “Asker-sivil ilişkilerinin Batı
standartlarına yaklaşması” talebi ile muhafazakâr sağ kitlenin Türk Ordusu’na karşı kırgınlığı örtüştü...

Böylece...

Aydınların “ideal bir asker-sivil ilişkisi” arayışları, ilk kez toplumsal anlamda karşılık buldu...

Ancak unutmayalım ki:

AK Parti tabanını, “memleketin ideal bir asker-sivil ilişkisine kavuşması” gibi bir anlayış motive etmedi/etmiyor.

AK Parti tabanını, “Dini değerlerle başı hoş olmayan Türk Ordusu” algısı motive etti/ediyor...

Liberal demokrat aydının derdi: Batılı standartlara uygun bir asker sivil ilişkisi...

AK Parti tabanının derdi: Askerin dine yaklaşımından duyulan rahatsızlık...

* * *

Taraf Gazetesi istediği kadar yayın yapsın...

Mehmet Altan istediği kadar “Asker ne karışıyor bu işlere” desin...

Eser Karakaş istediği kadar Batılı ülkelerdeki asker sivil ilişkilerinden örnekler versin...

Ali Bayramoğlu istediği kadar asker için sınırlar çizsin...

Bunların hiçbiri ama hiçbiri...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’u bu denli öfkelendirip kaygılandıramazdı...

Başbuğ’u bu denli öfkelendiren ve kaygılandıran, 28 Şubat hafızasının harekete geçirdiği muhafazakâr kitle ile liberal demokrat aydınların ideallerinin örtüşmesidir...

Asker bu örtüşmeden fazlasıyla rahatsız...

Bu dinamik askeri ürkütüyor...

Bu buluşma Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından büyük bir tehdit olarak algılanıyor.

* * *

Bütün bunlardan sonra “Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ neden ‘Allah Allah’ dedi” sorusunun yanıtını verebiliriz...

Olay şudur: Asker muhafazakâr sağ kitlenin algısını değiştirmeye çalışıyor...

Bu nedenle...

“Ordu din düşmanı değildir” mesajının altı çiziliyor...

Bu nedenle...

“Bizi din düşmanı olarak gösteriyorlar” diye yakınılıyor...

Bu nedenle...

“Ordu Peygamber ocağıdır” cümlesine vurgu yapılıyor...

Bu nedenle...

“Askerimiz düşmana taarruz ederken ‘Allah Allah’ diyor” şeklinde açıklamalar yapılıyor...

Bu nedenle...

“Allah’ın evi olan camilere saldıracağımızı söyleyenleri lanetliyoruz” diye ortalık inletiliyor...

26 Ocak 2010 Salı

Demokrasi karşıtlarına anti-demokratik yaklaşımlar...

Türk Silahlı Kuvvetleri her gün yeni bir darbe planı iddiası ile karşı karşıya kalıyor. TSK iddialar karşısında oynanan sinirlerinin değil de mantığının sesi ile reaksiyon vererek bu tip iddiaları içindeki darbe yanlısı komutanların tasfiyesine vesile olarak kullanırsa akıllıcı bir iş yapmış olur.

Askerlerde ortak paydalar bulmak çok zor değil. Sırlarıyla ölmeye yeminli, çoğu hallerde yapılanların arkasında durmayı seven, 'höt' dediğinde de her zaman 'al sana göt' denilmesine alışmış insanlar. Askerlik ise ancak emir-komuta zinciri ile işleyebilen bir sistem. Rütbeler komunist orduların dahi vazgeçilmezi olmuş.

İlker Başbuğ da bu zincir içerisinde yükselmeyi başarmış birisi. Kabul görmüş askerlik vasıflarının tümünü taşıyor. Bu nedenle basın toplantısı yaparken elini kürsüye vuruyor, darbe planı yaptığı iddia edilen altlarına refleks halinde arka çıkıyor, sesini yükseltiyor ve kaşları çatık. Hepsi askeri gelenek icabı.

Geleneksel askeri çehresinin yanında kendi kuyusunu kazdığını düşündüğü birimlerle dahi iletişim kurulabilen, AKP iktidarını tahammül edilemez bulmayan ve son açıklamalarında da değindiği gibi darbe karşıtı bir lider. Bu felekten geçip bu vasıfları koruyabilmek herkesin harcı değil.

Askerden geçmiş darbelerin intikamını alma peşinde koşan demokrasi çığırtkanları, İlker Başbuğ'u 'Askerini Allah Allah diye hücum ettiren bir ordu nasıl cami bombalar' ve bence daha önemlisi 'Allah Allah diye hücum ettirmek talimnamelerimizde var' deme noktasına kadar getirdi. Bence sorumlusu ve kontrol edeni olmadığı konularda bu kadar taciz edilmesi yanlış. İlker Başbuğ'u bu duruma düşürdüklerini gören demokrasi çığırtkanları eminim kıs kıs gülmüştür. Başbuğ'un bu durumunu kendi zaferleri olarak tanımlamışlardır.

Ancak unutmamalılarki Başbuğ'u kaybetmek onlara bir şey kazandırmaz. Bu ülkede daha önce başarılı darbeler yapıldı. Bir çok kez Genelkurmay Başkanları, Cumhurbaşkanlığı mevkisini işgal etti. Ancak daha hiç sivillerin askeri iktidarı ele geçirdikleri görülmemiştir. Siviller hiçbir zaman askeri yönetimi ele geçiremeyecek. Ve mesela Milli Savunma Bakanı olmasından hareketle Vecdi Gönül'ü Genelkurmay Başkanı yapamayacaklardır.

Askeri demokratik çizgiye çekme çalışmalarına önce askerin kendisini ve askeri yapıyı anlamakla başlamak lazım. Her kesime toleransı esas alması gereken demokratlık anlayışı bu toleransı kendisine karşı tehdit oluşturabilecek 'darbeci' kesimlere karşı da göstermek zorundadır. Aksi halde bu kesim kendisiyle çelişir. Zihinleri hastalanır.

Demokrasi çığırtkanları, karşısında buldukları Türk, Kürt, Laz, Musevi, Alevi, Sunni, Hristiyan, Rum, Roman, Lezbiyen, Gay olduğu zaman anlamaya çalışıyor da, Asker yada Darbeci olduğu zaman yok etmeye mi çalışıyor? O zaman onlarında biz cumhuriyet rejimini koruyoruz diyerek darbe yapmayı kendine hak görmüş olan askerlerden ne farkları var?

Erdoğan 'şeriatçı değilim' dediğinde anında inanmakta beis görmeyenler, Başbuğ'a da 'darbeci değilim' dediğinde inanmak durumundalar. Ortak akıl, mevki sahibi insanların söylemlerine güvenmeyi ve prim vermeyi gerektirir. Aksi yaptırımları görülmediği sürece onları ve camialarını geçmişleri nedeniyle cezalandırmak ilkellik olur.

Genelkurmay içindeki darbecileri temizlemeye başlar, bunu halka hissettirir ve Jitem'in kabulüne kadar uzanacak 'ortalaşma' sürecine girerse halkın ordusu olabilir. Buna karşılık demokrasi çığırtkanları da Başbuğ'u kazanmaya çalışır ve varlığını bir şans olarak görmeye başlarlarsa söylemlerinde haklılıklarını geçerli kılabilirler. Sonuçta ancak bu şekilde Türkiye bu işlerin içinden sağ salim çıkabilir.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Özal 'tek adam' olmayı denedi!

Mehmet Tezkan - Milliyet:

Geçen haftayı da ‘tek adam’ , ‘otoriter’ yönetim tartışmalarıyla geçirdik..
İktidara çok yakın olan bir gazete hemen yayına başladı; bunlar Turgut Özal için de aynı şeyi söylemişlerdi..
Özal demokrasi şampiyonu muydu?
Hayır..
Değişim şampiyonu denilebilir.. Türkiye’yi değiştiren adam denilebilir.. Çağı yakalatan adam denilebilir ama demokrasi şampiyonu denemez..
* * *
Özal’ın ‘tek adam’ olma hayali vardı.. Bu uğurda iki önemli girişim de yaptı..
Hatta birinde karşısına dikilen, mücadele eden kişi Tayyip Erdoğan’dı..
* * *
Tek adam olmanın birinci yolu, güçlü rakiplerini bertaraf etmektir.. Özal denedi..
Güya siyasi yasakları kaldırmak için referanduma gitti ama meydan meydan dolaşarak halktan yasakların devamı için oy istedi..
Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan, Baykal yasaklıydı..
Kadroları da..
* * *
Özal’ın sağ kolu Güneş Taner’in üzerinde ‘no’ yazan tişört giyerek kürsüye çıkmasını hatırladınız mı?
Özal ‘tek adamlığını’ referandumla tescil etmeye kalkmıştı.. Halk siyasi yasağı onaylasa önünde hiçbir engel kalmayacaktı..
Türkiye kıl payı kurtuldu..
Yüzde 49.84’e karşı 50.16 ile yasaklar kalktı.. Demokrasinin önü açıldı..
(Yeri gelmişken referandumun ne kadar tehlikeli bir araç olduğunun altını çizmek isterim )
* * *
Türkiye’nin kaderini sadece 70 bin oy değiştirdi..
Soruyorum.. Tersi olsaydı, referandumdan yasak çıksaydı Özal ne olacaktı?
Tek Adam..
* * *
AKP’ye yakın gazete, Özal’a da aynı şeyi söylediler diye yayın yaptı.. Olabilir!
Hafıza kaybı yaşanabilir..
Beni en çok hayrete düşüren Başbakan’ın da bu görüşe katılmasıdır..
* * *
1987 yılındaki referandumda Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’ydı.. Liderleri Erbakan ise yasaklıydı..
Erdoğan ‘siyasi yasaklar kalksın’ diye kapı kapı dolaştı..
Özal’ın yasaklar sürsün kampanyasına karşı çıktı.. Peki karşı çıkarken halka ne dedi?
Özal ‘tek adam’ olmak istiyor mu dedi.. Halka siyasi yasaklar sadece ‘otoriter rejimlerde’ olur diye mi seslendi..
Ne dedi?
* * *
Erdoğan o gün Özal için ne demişse, o günün gazeteleri de Özal için benzer şeyler söylediler..
* * *
İkinci girişime de değinelim..
Özal, Cumhurbaşkanı olduktan sonra ‘12 Türk büyüğü’ içinden başbakan seçmedi mi?
Yıldırım Akbulut’u başbakan yaptıktan sonra ülkeyi Çankaya’dan tek başına yönetmeye kalkmadı mı?
Ne çabuk unutuldu..
O zaman Erdoğan ne diyordu?
Özal’ın bu tavrını alkışlıyor muydu, son derece demokratik mi buluyordu ..
Yoksa mücadele mi ediyordu..

21 Ocak 2010 Perşembe

Taraf'ın oyunu sonunda tutacak...

Askere sivil yargı yolunun açılmasını amaçlayan yasa tasarasının karara bağlanacağı günün önceki sabahı Taraf Gazetesi tarafından Balyoz Güvenlik Harekatı Planı adı altında bir darbe planı yapıldığına dair iddialar ortaya atıldı. Toplumda askere karşı düşmanlık oluşturma potansiyeli olan cami bombalanması ve jet düşürülmesi gibi iddialar, iddia olunan planın içerisinde öne çıkarıldı.

Ancak siyasi nitelikli kararlar konusunda tartışmalı bir sicili olan Anayasa Mahkemesi, Taraf'ın iddialarına itibar etmedi ve askerlerin sivil yargıda yargılanabilmesinin önünü açan düzenlemeyi iptal etti.

Taraf-Asker çatışmasında Taraf'ın 'uydurma bir darbe planı' ile normalde tatbikat planı olan ve öyle olduğunu çok iyi bildiği bir belgeyi fırınlayarak halkın önüne 'bakın bunlar camilerimizi de bombalayacaklardı, kendi jetimizi düşürüp, kendi evlatlarımızı öldüreceklerdi' iddiası ile çıkarak (bu iddialar hukuken reddedilse dahi 'çamur at izi kalsın' mantığı içerisinde) halkın vicdanında askeri cezalandırmayı ve nihai olarak da askeri yıpratmayı amaçladığını düşünüyorum.

Taraf'ın 'çamur at izi kalsın' meraklısı belden aşağı gazetecilik yaptığı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatı üzerinde NTV'ye iki gün üstüste attığı ve sonunda özür dilemek zorunda kaldığı iftiralar hadisesinde belgelenmişti. O gün Taraf'ın 'büyü'sünün bozulduğu ve Taraf'lı Taraf'sız herkesin bu adamlar gazeteci yada demokrat değil de varlığını besleyen güçlerin kalemşörü mü sorusunu sorduğu gün olmuştu.

Darbe iddiasına geri dönersek, Genelkurmay'ın bu sefer bu iddia karşısında planın tatbikat olduğu konusunda çok rahat bir tavırla imzası olan kişilere arka çıkması ve darbeyi reddetmesi iddiaların iftira olduğunu destekler nitelikte.

Taraf Gazetesi ve temsil ettiği güçler bu gibi 'planted' yada uydurma planları gayri nizami yollardan ortaya atarak, şu anda 'avlama yasağı'nın kalkmış olduğu TSK'ya darbe üstüne darbe vuruyor. Türkiye'de düşman atfedilmemesi hususunda en hassas olunması gereken grubu çığırarak kendisine düşman atfediyor.

Ve sonuç olarak Taraf Gazetesi, Türkiye'yi kaosa götürecek tavırları bizzat kendisi uygulayarak bizzat kendisi darbe veya benzeri ahlaksızlıklara ortam hazırlıyor. Taraf sonunda haklı çıkacak. Genelkurmay gayri demokratik yollara başvuracak. Ama onun sorumlusu da kendisi olacak.

Bir kurum bu kadar belden aşağı yollarla yıpratılırsa sonunda oda belden aşağı yollar kullanmaya başlar ve silahlı kuvetlerin belden aşağı yollar kullanması toplumu en basitinden üzer. Üzülür o toplum.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Mehmet Ali Ağca cezasını çekmiştir...

Başlığı okuyunca bile insanın tüyleri diken diken oluyor değil mi? Gazeteciliğin önder isimlerinden Abdi İpekçi'yi katleden bu alçak nasıl olur da cezasını çekmiş olabilir diyor vicdanlar. Ama vicdan ne derse desin, bu bakış açısı sağlıklı değil. Sapla saman birbirine karışıyor.

Ağca mevcut hukuk düzeni içerisinde hüküm giydi ve mahkemelerce verilen cezasını çekerek meşru yollarla hapisten çıktı. Bunun herhangi bir noktasında adaletsizlik görüyor isek bunu meşru yollarla hukuk sistemimizin reforme edilmesi ile çözmeyi amaçlamalıyız. Ağca'ya katil, sapık, cani diyerek hukuk sistemimizdeki sorunları çözemeyiz. Ağca'ya beslenilen öfke yarın bir gün başkalarını da Ağca'nın Ağca'sı yapabilir. Ve bu adil olmaz.

Ağca'nın serbest kalmasında çekilemeyen bir nokta da adamın para kazanacak olması. Evet, para kazanacak ama Abdi İpekçi cinayeti ile değil Papa'ya yaptığı suikast girişimi ile.

Bugün dünyanın çivisi zaten çıktı. Artık toplumsal değerler kimsenin umurunda değil ve kapitalist çarklar içerisinde her eylemin bir fiyatı var, etiği değil. Bugün papaya suikastinde bir değeri var bu sistem içerisinde. Bu adam da bu parayı kazanmaya talip. Bu durumu oldukça anlaşılabilir buluyorum. Ve 30 yıl önce bugünlerde bu işi paraya çevirebileceğini bilecek olsa gözünü kırpmadan bu işi yapabilecek onlarca insanın olduğunu düşünüyorum. Burada sorun insanoğlunun uslanmaz ve bencil yapısında kilitlenip kalıyor.

Ağca'nın medyada çok fazla yer bulması da oldukça olağan. Yine kapitalist düzen içerisinde insanların istediğini sunmayı amaçlayan ve dolayısıyla daha çok izlenmek ve okunmak isteyen medya birimleri sadece işlerini iyi yapıyorlar. Ama asla etik değil. Sadece parasal manada iyi. Burada sorun yine kapitalist düzenin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Ağca'nın ekranlarda olması mankenlerin aşk hayatı üzerinden yürüyen magazin basınından daha az acıklı değil.

Derdimiz Ağca'ya hareket imkanı tanıyan 'karanlık güçler'e ulaşmak ise Ağca'yı rahat bırakalım. Cezasını tamamlamış bir mahkum olarak muamele edelim. Sonra bakalım bizi 'karanlık güçler'e götürecek mi? Götürürse ne ala ama götürmezse de bu işin suçlusu yine Ağca olmaz.

Ağca'ya nefret kusmakla bir yere varılamayacağı çok açık. Bu durumu insanlık namına haksız buluyorum. Toplumun, hakettiği cezayı çekmemiş olduğuna inandığı insanlara kendisi ceza kesmeye heveslenmesi linç kültürünü besleyen ve kimsenin hayrına olmayacak bir sürece yol açacaktır...

8 Ocak 2010 Cuma

İktidar kavgasında tarafsız ama demokrasiden yana...

Ruşen Çakır - Vatan:

Son günlerde hayli hayati ve büyük ölçüde verimli bir tartışma sürüyor. Soru aslında basit: Türkiye’de son dönemde yaşananlar devletin kurumları arasında ve hatta birçok durumda aynı zamanda içlerindeki çatışmaların sonucu mu, yoksa demokratikleşmenin doğal sancıları mı? Bu soruyu iyice baitleştirerek, “ülkemizde işler iyiye mi gidiyor, kötüye mi?” şeklinde de sorabiliriz. Şu ana kadarki tartışmalarda iki ana akımın ve buna bağlı olarak bir cepheleşmenin yaşadığını söyleyebiliriz: Bir yanda AKP’nin ülkeyi otoriter bir tekparti sistemine doğru taşıdığına, Başbakan Erdoğan’ın da Türkiye’nin Putini olmaya doğru yol aldığına inananlar; karşılarındaysa ülkenin hızla ve geri dönülemez bir şekilde demokratikleştiğini düşünenler. Bir de tabii, sayıları az olmakla birlikte, benim gibi, her iki yaklaşımın doğrular içermekle birlikte esas olarak yanlış olduğunu, AKP’nin 7 yılı aşkın süreli iktidarından bir “demokrasi” veya “faşizm” efsanesi çıkarmanın mümkün olmadığını ileri sürenler var.

Sonradan demokratlar

Ana konusu demokrasi olan bu tartışmanın en büyük talihsizliklerinden biri, ekseninde AKP iktidarı ve onun icraatının olması, dolayısıyla alınan pozisyonların hemen tümünün AKP’ye nasıl bakıldığıyla irtibatlandırılmasıdır. Örneğin sırf İslamcı geçmişleri nedeniyle AKP yöneticilerinin asla demokrasiyi benimsemeyeceğine ve demokrasi adına attığı adımların tümünün aldatmaca, yani “takiyye” olduğuna inanan epey geniş bir kitle söz konusu. AKP’lilerin de iktidarları boyunca bu kesimlerin kaygılarını gidermeye yönelik çok ciddi arayışlar içine girdikleri söylenemez; hatta kimi durumlarda bu endişeleri daha da pekiştirmiş oldukarı da açıktır.

Öte yandan, aslında demokrasiyle araları hiç iyi olmayan, otoriter, hatta totaliter bir rejim özlemi içinde olan ve AKP’nin ellerinden geleneksel iktidarlarını alıyor olmasından ciddi biçimde rahatsızlık duyan bazı kişi ve çevreler birden “demokrasi şampiyonu” kesilebildiler. Tabii bu iddialarını kendi başlarına inandırıcı bir şekilde dillendirmeleri mümkün olmadığı için, AKP’yi, hiçbir iktidar hesabı içinde olmadan, samimi bir şekilde, tamamen çoğulcu demokrasi ölçütleriyle eleştiren kişilere destek verir gözüküyorlar ve onları hayli zor durumda bırakıyorlar.

Karşı cepheye bakacak olursak; burada da AKP iktidarından “laiklik” ekseninde kaygı duyan kesimlere karşı geniş ölçüde önyargılı bakışın hakim olduğunu gözlüyoruz. Bu önyargılı bakış, “bir arada yaşama” felsefesini de zedeliyor. Öyle ki Türkiye’yi, laiklik hassasiyetine sahip kitleleri dışarda tutan, yani onlara “rağmen” ve kimi durumda onlara “karşı” bir demokratikleştirme arayışı gibi abes ve nafile bir arayışa yönelebiliyorlar.

Diğer taraftan, çoğulcu demokrasiyi sindirip içselleştirmiş oldukları hayli kuşkulu; çağdaş demokrasinin en temel ilkelerinden olan şeffaflıkla hiçbir alakaları bulunmadığı kesin olan bazı çevrelerin de, “demokrasi”, “şeffaflık” gibi değerleri kendilerine kalkan edinerek AKP iktidarını desteklediklerini ve onu hayli zor durumda bıraktıklarını görüyoruz.

İşte bu her iki cephenin “sahte demokratları”, sürmekte olan tartışmaya egemen olmaya ve her iki kanatta aslında çoğunlukta olan, gerçekten demokrasi arayışı içindeki kesimleri sessiz ve etkisiz hale getirmeye çalışıyorlar.

Bu hayati tartışmanın esas olarak medya üzerinden yürüdüğü açık. Fakat açık olan diğer bir nokta da, siyasi iktidarın medyayı her geçen gün daha fazla kendi denetimi altına almaya çalışıyor olması. Özetle, daha demokratik ve özgür bir Türkiye için, yaşanan iktidar mücadelesinde taraf tutmayan, ama sonuna kadar demokrasiden yana olan, özgür ve eleştirel düşünceye sahip gazetecilere ve bağımsız basın-yayın organlarına ihtiyacımız var.

7 Ocak 2010 Perşembe

Karşı Aydınlanma

AKP Hükümeti'nin iktidar olmasından bir süre sonra toplumun ve aydınların bir kısmı AKP'nin doğru yaptıklarını takdir edebilmeye başladı. Bu kesimde, adamların geçmişlerine ve şeriat iddialarına bakmaksızın, haklı oldukları konularda onları destekleme refleksi belirdi. Sağlıklı ve sağduyulu bir akıl için bu gerekliydi. Bunun adını AKP perspektifinden bakarak 'aydınlanma' olarak koyalım.

Ancak AKP'nin iktidarken yaptığı yönetim hataları ve inandırıcılıktan uzak demokrasi arayışı bir çok insanı bu düşünceden alıkoydu. AKP'nin ötekileştirme ve toplumsal uzlaşmadan uzak politikaları, kendisinden olmayanı adam yerine koymama ve sindirme amacındaki tavırları bir 'karşı aydınlanma'ya sebebiyet verdi.

Demokrasi arayışıysa demokrasi arayışı. Haksa hak. Ama bakınca ezilen kesimler sadece yer değiştirmiş. Dünün ezileni bugün acımasızca eziyor.

Bir başka perspektiften bakalım ve şunlara ihtimal verelim:

1-Ergenekon ve darbe iddiaları ile ilgili diğer davalarda ortaya atılan belgelerin büyük bir kısmı uydurma olabilir. Birden çok avukat ofislerinde bulunan belgeler veya belge fotokopileri gerekçe gösterilerek hapse atıldı. Bu belgelerin oralara daha önceden yerleştirilmiş (planting) olma ihtimalini göz ardı edemeyiz.

2-Ergenekon soruşturması kapsamında bir çok 'günahsız' halen neyle suçlandıklarını bile bilmeden içeride. Kurunun yanında birçok yaş yakılmak isteniyor. Bu yolla toplumda karşıt görüşlü insanlar 'suçun olmasa bile hapislerde çürüyebilirsin' tehdidi ile sindiriliyor. İnsan hakları ayaklar altına alınıyor.

3-Yaşadığımız sürecin adı demokratikleşme değil sindirme yolu ile intikam. Demokratikleşme sadece askeri kesimden intikam alınabilmesi, onların güçsüzleştirilmesi ve tasviyesi için bir araç olarak kullanıldı. Bunun dönüşü daha da sert olacak ve ülke sürekli olarak kaosa sürüklenecek. Aslında AKP içerisinde dahi bir kesim demokratikleşmeye inanmıyor.

4-Medya sindirildi. Medyada kendilerinden olmayanlar planlı olarak tasviye edildi. Son olarak Doğan grubuna verilen ceza ile son muhaliflerden biri de düşürüldü.

5-Ve tabiki Fetullah Gülen gerçeği. Ülkemiz AKP adı altında Fetullah Gülen tarafından yönetiliyor. Abdullah Öcalan - BDP (eski DTP) bağı Fetullah Gülen - AKP arasında mevcut. AKP de bu ülkede tek başına iktidar.

Üstte yazanların hiçbiri için kesin doğru yada sadece doğru diyemeyiz. Ancak gerçek olabilmeleri ihtimalini gözardı etmemek lazım...

Geçmişle hesaplaşma

Almanlar bile Hitler'i aşmışlar. Tarihlerinden dışlamışlar. Kendi içindeki Hitler uzantısı oluşumları Dünya kamuoyunun gözünden kaçırmayı başarıyorlar. Naziler sanki Almanya'dan çıkmamış gibi gösterip Almanya dışı bir Nazi algısı yaratılmış.

Bu yollarla toplumda olması gereken normalleşme sağlanmış. Geçmiş nesillerin ayıpları gelecek nesillerin omzuna yüklenmemiş. Gerektiği şekilde geçmişle hesaplaşılmış ve yola devam edilmiş. Geleceğe bakılmış. Sonuç olarak Kıta Avrupası'nın süper gücü haline gelinmiş.

Türkiye'de ise geçmişle hesaplaşma noktasında bir çığırtkanlık söz konusu.

Geçmişle hesaplaşma gerektiği gibi yapılmıyor. Dün yapılan hataları bugün halen o kesimi-görüşü temsil edenler insanlar yapmış gibi onlara yükleniliyor. Onlardan utanmaları, ezilmeleri bekleniliyor. Geçmişte hataya mağruz kalan kesim bugün daha fazlasını o anlayıştan gelenlere yapmaya çalışıyor. Toplumsal çatışma ve zıtlaşma teşvik ediliyor.

Geçmişimizle hesaplaşalım. Hatalar tespit edilsin. Hata yapanlar bulunsun. Gerekli cezalarını çeksinler. Ancak bunu bir kamplaşma sevdalısı çığırtkanlık içerisinde yapmayalım.

İşi kampçılara bırakırsak 1. Köprü'nün adını Ermeni Soykırımı Köprüsü, 2. Köprü'nün adını da Dersim Katliamı Köprüsü koyacaklar. Apo'nun hapisten çıkması solda sıfır kalacak...

Kürt Ergenekon ve ‘derin’ Öcalan

Önder Aytaç - Taraf - 14.12.2009

Belki de bazı DTP milletvekilleri ile KCK’nın başını çekenler, gençleri eylemlere yönlendirilme konusunda Ergenekon’un kucağındaki bir ‘adi ortaklık’ gibi birlikte çalışıyor. Türk’ün; “Kürtlerin gözü kulağı İmralı’dadır, İmralı toplumsal barışın en hassas noktasıdır” anlatımı ile “Açılım burada bitmiştir” diyen Ayna’nın aynı çizgide biraraya gelmesi, acaba ortak bir yerden tehdit almalarına mı dayanıyor? Baydemir’in önderliğinde görüş açıklayan 98 belediye başkanının en az yarısı için de aynı tehdit mi söz konusu? DTP, Türkiye’deki Kürtlerin istatistiklere göre üçte birinden daha az bir oranını temsil ediyorsa, acaba tehditlerle diğer üçte iki de sindirilerek yandaş gibi mi gösteriliyor?

En başından itibaren Kesire’nin babası, Baki Tuğ, Pilot Necati üçgeninde ‘derinlerin efendisi’ olan bir Apo gerçeği var mı? Diğer Kürt yapılanmalar yok edilirken, yalnızca PKK’nın bırakılması bir tesadüf mü? Ya da Ergenekon ile içli dışlı olan PKK’nın üst düzey yöneticilerinin durumları ne? Öcalan’ı şu anda da elinde tutanlar, ortalığı bilinçli bir biçimde, AKP’ye ve içi boş olan ‘demokratik açılım’a karşı doldurmadılar mı? İmralı’nın F tipine dönüştürülmesi ile Öcalan da el değiştirecek. Acaba Öcalan’ın, Ergenekon’un tahakküm alanından çıkacak olması, onun hamisi derin yapıyı çok mu rahatsız eder?

DTP tabanının dışındaki Kürt nüfusu, devlete güveni hep erozyona uğratılmış olsa bile, asla bir oyuna gelmeyecek. Bütün Kürt nüfusunun yalnızca üçte birini oluşturan DTP’nin tabanı da, çevrilen derin dolapları yutacak kadar saf değil. Öcalan, ‘Apo Britanica’nın bütün ciltlerinde, Kürtleri küçümseyen, aşağılayan, kendini Kürtleri kurtaracak tek lider ve bir peygamber gören tavrı sergiliyor. Yakalandığı günden beri Öcalan, derin devlet tarafından zulmedilen Kürtler için, bir kerecik bile parmağını oynattı mı acaba? 11 yıl cezaevinde kalıp, Kürtlerin en zorunlu konuları için, bir günlük açlık grevi bile yapmayan, kişisel sorunlarından başka hiçbir şey için örgütü harekete geçirmeyen, başka bir özgürlük savaşçısı lideri var mıdır acaba?

Derin güçlerin elemanları, açıktan savaş taktikleri, gizliden tehditleri ve C(M)HP’nin bel altından vurma stratejileri ile amaçlarına ulaşamadılar ki; şimdi de “TC’ye hizmet etmeye hazırım” diyen Öcalan da, ‘derin yapı’ tarafından, şiddete başvurması için acilen kullanılıyor. O da yine her zamanki gibi, yalnızca kendi çıkarları için, PKK ve KCK’yı kullanarak eylemler yapıyor. Peki, ne için? Sakın bana heval hakları için demeyin. Yalnızca kendi menfaatleri için. Hem de onlarca gencin ölümüne bile aldırmaksızın. “Analar çok Mehmetler doğuruyor” diyenlerle; “her evden bir Kürt gencin ölüsü çıksın da, benim için mücadeleye devam edilsin” diyen Öcalan arasında bir fark var mı Tanrı aşkına?

Öcalan’ın bu taktiğinde, Ergenekon arkadaşları, Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük’ün ötesinde, başka hangi derin yol arkadaşlarının da katkısı vardır? Bu sorunun yanıtını da, sanırım bizim Baransu’nun ortaya koyacağı, yeni bir devlet belgesi ile net bir şekilde göreceğiz. Batman, Şanlıurfa, Mardin, Bingöl, Siirt, Bitlis, Hakkâri, Diyarbakır, İstanbul, İzmir ve Antalya’da, Kürtler ile bire bir yaptığımız görüşmeler ve anketlerden çıkan sonuçlara göre, son terör olaylarındaki amaç;

1. Kürt açılımını ve AKP iktidarını C(M)HP’ye dönüştürmek;

2. Kürt gençlerinin kanını, devam etmesi arzulanan kirli savaş sonucu, kişisel zenginlik ve iktidarlarına kaynak yapmak;

3. Şiddetin devamı yöntemiyle kendilerinin ve bölgedeki derin yapının kalıcılığını sağlamak;

4. AK Parti’nin bile bölgedeki kendi tabanının sesine kulak vermekte aciz kaldığını göstererek, ceberut devlet görevlilerinin hâlâ oralarda mesleklerine devam ettiğini Kürtlere göstererek, bölgeyi yalnızca ‘derin PKK’ ile ‘derin devlet’e bırakmak;

5. Kamuoyu vicdanında, Ergenekon yapısının kutsanması ve Ergenekon’un terör eylemlerinin meşrulaştırılması için, PKK ve DTP’ye karşı, aynı onların şiddet yöntemleriyle yanıt verilmesini sağlamak;

6. Kürt sorununun çözümüne yönelik AKP’nin iyi niyetine karşılık, PKK ve KCK’nın şiddet ile yanıt vermesi, Anadolu insanının; ‘Kürtler yalnızca şiddetten anlar’, sakat ve yanlış düşüncesi oluşurken, ‘derin PKK’ ve ‘derin devlet’ tarafından da bu düşünce körüklenmektedir. Kürtler, güvenilecek insani değerlere sahip devlet temsilcilerini bu bölgede neredeyse hiç görmedikleri için, sessiz kalarak, PKK’nın yanındaymış gibi algılanıyor.

Kürt dostlarımızı gücendirmemek için; Öcalan’ı ve KCK’nin savaş çığırtkanlıklarını, Kürtlere havale ediyorum. Biliyoruz ki, Kürtler, Türklerle birlikte yaşamaktan memnun olmadıkça, biz de bu topraklarda huzurlu ol(a)mayacağız. Kürtler; ‘bir ağaç gibi özgür / bir orman gibi kardeşçesine’ yaşamadıkça, bizim de hürriyetimiz üniformalı ve sivil devlet yöneticilerince hep baskı altında olacak.

O zaman, alabildiğine demokratik açılım ve inadına Kürt sorununun çözümüne devam. Öncelikle de ceberut memurları devletten temizleyerek!..

4 Ocak 2010 Pazartesi

Anormalleşme...

AKP iktidarı, Özel Harp Dairesi'ni lav etmek isteyen bir iktidar. Komunizm tehditine karşı kurulmuş olan bu resmi kurumun komunizm tehlikesinin olmadığı şu günlerde lav edilmesi anlaşılabilir bir durum. Terörle mücadelede de kontrgerilla yöntemlerinin azalması, terörün siyasi yöntemlerle bitirilmesinin istenmesi hep anlaşılır ve mantıklı.

Ancak Özel Harp Dairesi'nin sonunu hazırlamak için 'Bülent Arınç'a süikast' balonu yaratılması, bu pusunun inandırıcı bulunmaması üzerine Kozmik Oda'da arama yapan hakime tehdit amacı ile 8 adet mermi gönderilmesi inandırıcı ve ahlaki değil.

Özel Harp Dairesi zamanında yasal olarak kurulmuş, sadece Türkiye'de değil birçok Avrupa ülkesinde bulunan resmi bir birim. Bu birimin yasadışı işlere karışmışlığı var ise bunlar olay bazında tespit edilmeli ve cezalandırılmalı. Topyekün bir saldırı ilkelliğine girişilmemeli. Bu kurumu lav etmek isteyenler gerekli kamuoyunu oluşturup, halkın desteği ile sonuca ulaşmaya çalışmalı.

Bu tip kurumların tartışmak, doğruydu-yanlıştı diye sorgulamaya çalışmak mantıklı değil. Uluslararası konjonktürde bazı olayları doğru veya yanlış diye değil, olağan diye değerlendirmek mecburidir. Birçok ülkede benzer birimler var ise ve Nato destekli olarak kuruldular ise bugün bu birimlere uzaylı ve terörist muamalesi yapmak acaiplikten başka birşey değildir.

28 Şubat süreci ve 27 Nisan muhtırasında yapılan haksızlıklar ile hesaplaşma amacını güden iktidar partisi askeri kesime kendisine edildiğinden daha fazla haksızlık ederek kutuplaşmayı arttırıyor. Süreci normalleştirmeye götürmesi gerekirken karşısında öfkeli ve karşı-intikam arayan bir asker grubu yaratıyor ki bunun Türkiye'nin hayrına olacağını söylemek mümkün değil...